sahinyildirim.com
   kitaplar arasında


__________kimdir

_______eleştiriler

_______söyleşiler

______denemeler

________öyküler

_kitaplar arasında

_________yapıtlar

_________iletişim


                                                                                                                                                                                                                                                                       

 

 

            

                           

 

Ayfer Tunç Yeni Öykülerini Evvelotel’de topladı

Ayfer Tunç’un öykü dünyasında Taş-Kağıt-Makas, öyle sanıyorum ki, bambaşka bir yere sahip, sahip olmayı da sürdürecek. Taş-Kağıt-Makas (Can Yayınları, 2005) birçok okuru olduğu gibi beni de Ayfer Tunç’un diğer kitaplarına yönelten, dahası ardından gelecek öykülerini beklemeye koyulmamı sağlayan önemli bir yapıttır kanımca. Üstüne çok yazılması, konuşulması bunun ayrı bir göstergesi olarak algılanmalı. İnsanın içini burkan o öykülerden sonra, kendi adıma meraklı bekleyişim Evvelotel(Can yayınları, 2006) ile son bulmuş değil. İyi bir kitap, anlaşılıyor ki, kendinden sonra gelecekler için de yazarına karşı beklenti yaratan kitaptır. Fakat bu bekleyiş yalnızca iyi bir kitap bekleme eylemi değil, yazarının bundan sonra nelere yapacağını, yazdıklarını yazacaklarıyla aşıp aşmayacağını da.

Evvelotel kitabıyla Ayfer Tunç, Taş-Kağıt-Makas’ı aşmış mı, beklentilere nasıl bir yanıt vermiştir; bunlara her okurun kendisi yanıt verirse daha iyi olacaktır. Fakat şunu söylemek isterim: Evvelotel Taş-Kağıt-Makas’ı aşamamışsa bile gerisine düşmemiştir. Elbet, Ayfer Tunç’un öykücülüğüne diyecek fazla bir söz yok; ondandır yazarı başkalarıyla değil, kendisiyle kıyaslıyorum; bir yapıtını yine kendisinin diğer bir yapıtıyla karşılaştırıyorum. Çünkü Ayfer Tunç’un, gerçek okur tarafından iyi bir öykü yazarı olduğu biliniyor. Buna itiraz etmeyeceğim, ama yazının/yazma ediminin de sonu yok; yazılı bir metnin her zaman daha iyisini yazmak mümkün, çünkü yazınsal metinlerin doruğu yoktur. Öyle olsaydı yazarlar her yazdıklarında “iyi”ye biraz daha yaklaşma çabası içinde olmazlardı.
Evvelotel’de üzerinde en çok durulması gereken öykü yine aynı adı taşıyan öykü. Buna iç içe geçmiş birkaç öykü denilebileceği gibi, bir öykü için harcanmış birkaç öykü de denilebilir. Yazarının bu tutumunu doğru ya da yanlış diye değerlendirme hakkımız yok, bu seçimi bilerek yaptığını düşünüyorum; çünkü sözünü ettiğim öykülerin iç içe geçirilmesi metni derinleştirmiş. Ayfer Tunç’un en belirgin özelliklerinden birisi de bu; öyküyü ilerleyen satırlarda, tam, içinden çıkılamaz dendiği anda yavaş yavaş havalandırması… Birinin soluğunu tutup suyun en dibine dalarak orada mümkün olduğunca uzun kalmaya çalışması, boğulma anına ramak kalmışken yüzeye çıkmaya başlaması gibi. Acaba diyorum, Evvelotel öyküsünün dipnot biçiminde verilmiş sayfa altı anlatımları asıl öykünün ‘bütünleyicisi’ biçiminde değil de, ‘asıl’ içine katılsaydı daha mı sürükleyici olurdu? En azından okunmasının daha kolay olacağı kesin. Bir de, bu öykü, “Babamı aramaktan vazgeçtim.” sözüyle bitmeseydi, öykü biterken kendini yeniden yazdırmaya başlayacaktı.

Evvelotel, Anayurt Oteli’ni de çağrıştırıyor; Zebercet’e göndermelerde bulunuyor. Evvelotel, Anayurt Oteli’ni unutamayan birinin yazdığı bir öykü; ama Evvelotel Anayurt Oteli değil, tabii ki.
Ayfer Tunç’un öykücülüğünde bunlar var ama: Beklenilenin ötesinde farklı anlatımlar, farklı biçimler, birbirini kovalayan ve anımsatan öyküler… Öyle ki, her öyküde içeriğe uygun bir biçim yaratmış. Tunç’un biçemi bu, fakat öyküdeki arayışları sürüyor diye de algılanabilir mi bu, bilemiyorum. Şu gerçek ki, öykülerine içerik olarak değişik açılardan bakmayı zorunlu kılan Tunç, biçim olarak da bu zorunluluğu okurun önüne koyuyor; seçme hakkı tanıyarak. Yoksa Ayfer Tunç’u öykücü yapanlardan birisi de bu mu?

“Açık kapılara hiç dayanasım yoktur benim, kapılar kapanmalıdır, dünya güvenilmez bir yerdir çünkü. Kapısını kapalı tutmayan kirli bir suyun içeri sızmasına, kendini çürütmesine, yok etmesine razı demektir; ama belki de doğrusu budur, dünya yorucu bir yerdir çünkü.”(s.37) Evvelotel kitabını özetleyecek paragraf bu aslında. O, dünyada bir biçimde yorulan, ne ki, bu yorgunluğu hep yakın çevresinden kaynaklanan insanları anlatmış. Bunlar, yaşam karşısında çoğu kez durgun, mahzun, yalnız, çaresizliğine gömülmüş insanlardır. Ne zaman ki insan içine bir parça karışmak isteseler o kirli sulara bulaşacaklardır, çoğu zaman bilmeden, farkında olmadan.

Ayfer Tunç’un öyküde ulaştığı noktaya bakarken, kullandığı kimi sözcüklerin oraya yakışmadığını söylemeden geçemeyeceğim. “Müstehzi, teşebbüs, mutedil, matuh, muhtemel, müsaade” sözcüklerinin elbette Türkçe karşılıkları var. Bugün bir lise öğrencisini bırakın, üniversite öğrencisi bile müstehzi, matuh sözcüklerini sözlüğe bakmadan anlayamaz. Mutedil sözcüğünü duyduğunda da aklına hava durumundan başka bir şey gelmeyecektir; hani o ‘deniz mutedil dalgalı olacak’ tümcesi. Ayrıca kimi anlamdaş sözcüklerin, yerine göre, her ikisini de kullanmış; kelime/sözcük; mesela/sözgelimi; bunlardan biri seçilebilirdi. Aynı şeyi “fark etti/ farketti”nin yazımı için de yapabilirdi. Hem “mutedil bir adam” mı; ‘mutedildi’ mi denmeliydi? Bunları bir kenara bırakıp da, ılımlı bir adamdı demek en güzeli olurdu bence. Böyle yapsaydı anlatıma/anlama da bir berraklık katmış olmaz mıydı?

Evvelotel iki bölümden oluşuyor; birinci bölüm Evvelotel, ikinci bölüm ise 1989’da ödül alıp sonra yayımlanan Saklı. Saklı’yı okurken, insan hemen ‘Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek’i anımsıyor.(Can Yay., 2005) Doku olarak birbirlerine yakın durmalarından, oradaki yaşantılardan dönüştürülmelerinden olsa gerek. Evvelotel’in her iki bölümü de dokuzar öyküden oluşuyor. Saklı’daki öykülerin daha özenli olduğunu, daha dikkatli bir biçimde gözden geçirildiğini düşündüm. Belki birçok yazar, yılları geride bıraktıkça ustalaştığını düşünerek yazdıklarının artık ilk hallerini (büyüsünü) bozmamak adına, yazılmış olanı öyle birkaç defa yeniden okumuyordur. O ilk heyecanlarla, yazdıklarından ötürü sonradan bir mahcubiyet duymamak için kendi yazdıklarını başkasınınmış gibi defalarca okumaya zamanları da olmayabilir. Yazarlar, en iyisi kendilerini hep, daha alınacak çok yolu olan biri gibi görmeliler; o zaman heyecan da, coşku da azalmaz, aksine çoğalır; bu da yaratılara yansır doğal olarak. Tüm bunlardan hareketle Ayfer Tunç’un, öykülerinde ayıklama işine biraz daha özen göstermesi gerektiğini söylemekten kendimi alamayacağım.
Evvelotel’i okuyanlar, şimdi de bu satırları okuyorlarsa, seslerini duyar gibi oluyorum; ‘güzelim kitaba neler dedin’. Yo, o ‘güzelim kitabın’ böyle güzel olmasını sağlayan işte bu satırlardakine benzer sözlerdi, bu, unutulmasın isterim. Hem, Ayfer Tunç’u da kutlamak gerekir; Evvelotel’i okuma tadına vardığımızı sağladığı için.

Ayfer Tunç, Evvelotel, Can Yay., 2006, 222 sayfa