sahinyildirim.com |
| kitaplar arasında |
__________kimdir _______eleştiriler _______söyleşiler ______denemeler ________öyküler _________yapıtlar _________iletişim |
|
|
|
Erendiz ATASÜ’den KAVRAM ve SLOGAN Yazarların, olgunluk dönemlerinde dünyaya, yaşama, bilime, felsefeye, sanata ilişkin fikirlerini ortaya koymalarını, bakış açılarını göstermelerini hep önemsemişimdir. Bir aydın olma sorumluluğu ve bilinci taşıyan her kişinin hiçbir kaygı, hiçbir tecimsel erek gütmeden düzyazılarını bir kitapta toplayıp okurun karşısına çıkmalarını ve ‘Ey okur, ben buyum işte!’ demelerini her okuyucunun takdirle karşılaması gerektiğini düşünürüm. Çünkü deneme, makale gibi düzyazı türlerinin bizde, nedense, okuyucusu pek azdır. Elbette nedenleri vardır; her okuyan da kendince bir mazeret koyabilir ortaya, kimsenin itibar etmeyeceğini de aklında tutarak. Öyle zannediyorum ki bu tür yazıları okumak zordur diğer türlere göre. Çünkü düşünme, karşılaştırma ve yeniden üretme gibi beyinsel bir etkinlik gerektirir. Bu etkinliğe alışmamış beyinlerin, kolaycılığı bir zekâ gösterisi sanan kimselerin, yazarların birikimli yıllarından süzülüp gelen görüşlerini algılaması, kavraması; bunun üzerine yeni üretim süreçlerine dahil olması beklenemez. Hal böyle olunca, “ Türkiye gibi okuma alışkanlığı gelişmemiş bir ülkede birkaç bin basan bir kitap ne kadar”(s.19) yankılanabilir ki… İçerikten… Kemalizm, laiklik, eğitim, kültür, Atatürk, kadın, demokrasi, cumhuriyet, düşünce özgürlüğü, hoşgörü, duyarlık, Menemen Olayı, “Maraş komşu kıyımı”, iletişim teknolojisi, Amerikan sermayesi, açlık ve sefalet, 21.yüzyılın yalanları, işçi sınıfının işlevsizleştirilmesi, doğanın yok edilişi, deprem, küreselleşme, kadercilik, sağlık, 11 Eylül saldırısı, Cumhurbaşkanına ve Başbakana açık mektuplar, Türkçe, üniversiteler, öğrenim harcı, Sinan Çetin’in filmlerinden Can Dündar’ın belgesellerine kadar geniş bir konu yelpazesi var Kavram ve Slogan’ın. Bir de hiçbir gazetenin yayımlamadığı yazılar da var kitapta. Onları okuyunca “niçin” sorusunu soruyorsunuz; bu sorunun yanıtı ne yazık ki yok. Cumhurbaşkanlarından Turgut Özal’ın dramatik ölümü üzerine yazılmış yazı da hayli ilginç. Koca Köşk’te Cumhurbaşkanı ölüyor; ilk müdahale vasat bir sağlık ocağı düzeyine bile ulaşamıyor. Yazar açısından onun ölümü kadar bıraktıkları da önemli. Sonuçta, “Askeri darbe sivilleşirken, ipleri ele geçiren küçük adam ölmüş ama yaşam felsefesi ülkenin sinir sistemine işlemişti(r) bir kere.” * Kavramlar zamanla aşınabiliyor. Hele bu kavramlar slogan haline geldiyse içi tamamen boşalıyor. Sloganlaşan kavramlar ne denli insani, insana özgü, insan için vazgeçilmez olursa olsun zamanla içine değil dışına; yani, sessel özelliğine takılıp kalıyor aklımız. Düşünün bir kere; spor karşılaşmalarında, herhangi bir yarışmada, siyasal gösterilerde, politikada hemen herkes aynı sözleri (sloganları) haykırıp durur. Acaba, o haykıranlardan kaçı, boğazını yırtan sözcüklerin anlam derinliklerine inebilmiştir, inebiliyor? Kavram ve sloganı ayırt etmenin gerekliliği ortada. Belleğin Belleğe Üstünlüğü Sanatçılar, aydınlar adına, kendisini de içine katarak, bir özeleştiri yapıyor. Bu kimliği sahiplenen her insanın bu özeleştiriyi cesurca yapmaya yanaşmaktan çekinmemesi, korkmaması gerektiğini “yaparak” gösteriyor Erendiz Atasü. Toplumsal bellek yitimi, bellek zayıflığı, ne yazık ki toplumları aynı hataları yapmaya götürüyor. Öyleyse “Şimdi biraz belleğimizi zorlayalım. 1980 öncesinde, Cavit Orhan Tütengil, Ümit Kaftancıoğlu, Bedrettin Cömert gibi bilim ve sanat insanı olmaktan öte bir ‘suçu’ bulunmayan değerler, faşizan teröre kurban edilirken, öğrenci yurtları ve kahveler makinelilerle taranırken, bırakınız aydınları ve sanatçıları, ortalama zekâsı ve duyarlığı olan herhangi bir yurttaşın omuz silkip”(s.14) bana ne, demesi beklenebilir miydi? “1980’li yıllarda sıradan bir yaşamı sürdürmenin ya da sürüklemenin kahramanca ölmekten zor olduğunu” (s.16) öğrenen, bu öğrenme süreciyle başkalarının acılarına duyarsızlaşan insanların yeniden harekete geçip, o boşaltılmış kavramların içini doldurması gerekmez mi?.. Ama, “İnsan tekinin evrensel ve ebedi sorunlarını dile getirme isteğiyle tutuştuğumuz zaman ise soyutlamalara” gideriz. (s.17) İnsan niçin yapar bu soyutlamayı? Çünkü, “Kişinin düşünsel becerileri geliştikçe, soyutlama yeteneği de gelişiyor. Ancak temelde, beynimizin böyle bir işlevi olduğu için soyutlama yapabiliyoruz. Efsaneyi bilirsiniz, mitoloji kahramanı Narcissus suda kendi yansısını görür, anlamaz, ona aşık olur! Gerçekten anlamaz mı acaba?.. Psikoloji ve psikiyatri pek öyle düşünmüyor... İnsanoğlu ve insankızı suda gördüğü yansının kendi yüzünün hayali olduğunu keşfettiği an soyutlamayı da gerçekleştirmiştir. Hayatı sadece kendisine dokunduğu ölçüde algılayabilen kişide soyut düşünme özelliği yok değildir; sadece uykudadır.”** Kavram ve Slogan bunu da anımsatma görevini üstlenmiş bir yapıt. Belleği ve sezgisi zayıf biri nasıl sanatçı olabilir? “Sezgi… Sanatsal bilimsel yaratıcılığın temel taşı. Bireyin içsel dünyasına, kendi doğasıyla ilişkisine inebilen ve dışsal dünyasına, bireyin toplumla ve varlığının dışındaki doğayla ilişkisine uzanabilen sezgi…”(s.11)den yoksun olan sanatçı olamaz. Biliriz ki, “Hepimizin, tam da dilimizin ucunda deyip de söyleyemediklerimizi kağıda, tuvale, film şeridine döken insandır sanatçı. Ve sanat yapıtı bireyin içsel dünyasını, oradaki temel insan duyarlıklarını iletebildiği ölçüde evrenselleşecek, kalıcılık kazanacaktır.” (s.12) Yazarın, Bir Yaşdönümü Rüyası (Can yay.), Uçu(Bilgi yay., Can yay.), Taş Üstüne Gül Oyması(Bilgi yay.) ve Dağın Öteki Yüzü (Bilgi yay.)adlı yapıtları okunduğunda burada söylediklerinin daha derinlemesine kavrandığı görülecektir. Bir sanatsal yaratı içsel dünyadan, bellekten, sezgiden, belgeden, tanıklıklardan yoksun kaldığında ortaya çıkan ürün sakat olur. Belleksizliğimizin nedenlerini irdelemeye, buna ilişkin, yanıtlarını da az çok içinde barındıran sorular sormaya, insanları bu konuda aydınlatmak için elinden geleni yapmaya çalışıyor Erendiz Atasü. Belleksizliğimizin temel nedenlerinden biri olarak, “bilimsel düşünceye ve davranışa yabancılığımız”ı gösteriyor. Anımsatmalar ve Zihniyet Sorgulaması Ya da belleğinizi tazelemeniz açısından, “Dünya üzerinde ABD hegemonyasının” (s.34) ne akıl almaz sonuçlar doğurduğunu, doğuracağını da düşünün… Yaşadığımız gezegenin “tek kutuplu olmaya” gitmesinin korkunçluğu ortada… “Sözde turfanda, gerçekte yüzyıllarca bayat ‘Yeni Dünya Düzeni’nin bebek yüzlü patronu William Clinton ve afacan görünüşlü başyardımcısı Anthony Blair (yazar Bill ve Tony demeyi reddediyor) canice bir plan uygulayarak komşumuz Irak halkını açlığa ve sefalete mahkûm ettiler.” (s.135) Bugün için Clinton gitmiş, ondan daha azılı Bush gelmiştir. Dünyanın jandarması kesilen bu adamların bir insanlık suçu işledikleri bunu yineledikleri herkesçe biliniyor ama kimsenin elinden bir şey gelmiyor.(?) Avrupa’nın sözü geçer(?) ülkeleri, Birleşmiş Milletler nedense, saklambaç oynayan küçük çocuklar gibi saklanıyor, sobe olmamak için yine çocuk ağzıyla saklandığını gizlemeye çalışıyor; “Ben kapının arkasında değilim!” diyor. Ama kendilerinin çocuk yanılsamalarının herkeste olduğunu sanmak gibi bir yanılgı içinde olmaktan da geri durmuyorlar. Ya da işlerine böyle geliyor. Bu görünüm karşısında dünya basını, özellikle de Türk basını (Bu aymazlığın nedenini bilen bir adım ileri çıksın, lütfen.) savaşın o vahşi yüzünü belleklerimizden silip atmak için yırtınırcasına uğraşıp durmadılar mı?.. “Savaş çığırtkanlığı, savaşa eğilimli şiddet yanlılarını cesaretlendirmekten başka neye yara”dı? (s.137) Kitapta, üzerine söz söylenen konular merkeze oturtulmuş gibi görünse de gerçekte çok daha kapsayıcı; kökenler, derinlikler üzerine giden eleştiriler yapılmıştır. Sözgelimi, öldürülen gazeteci Metin Göktepe ile ilgili yazıda Metin’den çok kurumlar, değer yargıları, insan gövdesi, adalet, tıp, yaklaşım, suç gibi kavramlar irdelenerek olayla bağıntı kurulmuştur. Denilebilir ki, yazılarda genel olarak zihniyetimizin sorgulanması yapılmıştır. Atatürk…Tüm Düşlerin Simgesi. Yazılarda Güncellik İçi boşaltılmaya çalışılan kavramlardan biri de laiklik. “Laiklek, kanımca, Kemalist ilkelerden yalnızca biri değil, tüm Kemalist ilkelerin ruhudur.” (s.107) Bugün Eğitim Birliği yasasını ortadan kaldırmaya uğraşan(bir anlamda başarılı da olan) insanların (zihniyetin) asıl hedefi “Kemalist ruh”u yok etmektir. İşte size sadece içi boşaltılmış kavram değil, bir de içi boş zihniyet. Ama karamsarlığa kapılmamak gerekir. Çünkü “Hiçbir yanılsama sonsuza dek sürmez.” (s.111) İnsanlığın En Eski Düşü Sorular sorabilmeyi öğrenmeliyiz. Tamam, yaşamımızda her şey kolaylaşıyor. “Küreselleşme sözcüğünün altyapısı bu. Ya üstyapısı? Birbirini silen, yok eden yanılsamalardan ibaret.” “Berrak düşünme” diye bir kaygı taşımadığımızdan, sorular soramadığımızdan olacak, yazar kitap boyunca anımsatmalarını, uyarılarını sürdürüyor; sorular soruyor. Çünkü o, “aydın” sıfatı taşımaktadır. Keşke her yazar, “ Türkiye Cumhuriyeti’nin eli kalem tutan bir yurttaşı olarak bu soruları sormak ve yanıt isteminde bulunmak hakkımdır! Üstelik görevimdir de!” diyebilse. Kahraman Kim?.. Yazara göre kavramların, terimlerin bulanıklaşmaya başlaması yanlış anlamayı, yanılmayı, belirsizliği doğuruyor. “Ne olduğu belirsizleşen terimlerden biri de ‘Osmanlı kültür mirası’…”(s.21) Osmanlı kültür mirasının kimi “aydın”lara çekici gelmesinin nedenleri irdelenirken, üzerinde çokça düşüneceğimiz sonuçlara varıyor yazar: “Osmanlı döneminde kültürümüz kuşkusuz bir zenginlik olan farklı öğelerden bir yapı yaratacak harçtan yoksun kalmıştır, yani ortak dilden.” (s.75) Saray çevresinde seçkinlerce konuşulan bir dilin (Osmanlıca’nın) halkı kaynaştırması, bilinçlendirmesi ve ortak (ortaklaşa) bir kültür yaratması beklenemez elbette. Bitmeyen İnsansal Sorunlar Çünkü ulusal kimlik yaratmada güçlük çekiyoruz. Kemalizmi yanlış anlamak, Atatürkçülüğü yeterince bilmemek bu sürecimizi baltalıyor. Halbuki Kemalizm,“İnkılapçı, Cumhuriyetçi, Devletçi, Milliyetçi, Halkçı, Laik sözcükleri sömürgeleşmeye ‘Hayır!’ diyebilen, dinsel esaslara dayalı toplumsal yaşamın yerine bilimsel esaslarda yükselen toplumsal yaşamı, hanedanların yerine halk egemenliğini kurmayı başarmış, sanayileşmeyi, sosyal devletçi gelir dağılımını, kadınla erkek arasında yurttaşlık temelinde eşitliği benimseyen, ancak hedeflerine tümüyle ulaşamadığının bilincinde bir siyasi hareketin kararlılığının, içtenliğinin dilsel yoğunlaşma hareketinin adıdır. Sözü oluşturan ‘öz’ unutulursa, algılamada ve uygulamada yanlışa sapmamak mümkün mü?” (s.67) 1980 öncesini ve hemen sonrasını yeterince bilmeyenler, ama bugün o döneme ait ürünlerle karşılaşanlar, en azından daha sağlıklı çıkarımlara varmak için; o dönemleri bilenlerin veya yaşayanların da belleklerini tazelemeleri, belki de kimi şeyleri şimdi fark etmeleri ve gereğini hâlâ geç kalmadan yapabilmeleri için Kavram ve Slogan’ı okumak kaçınılmaz olacaktır. Elbette bununla kalmayacaklardır. Bilinir ki, her okuma başka okumalara kapılar açar. Bu kitap, okuyucusunu başka kaynaklara da yönlendirecektir. İyi bir kitabın yapması gereken de bu değil midir? Erendiz Atasü, Kavram ve Slogan, Can yay., 2004
Cumhuriyet Kitap, 20.05.2004
|
|||