Kristal Bahçe
Okurunu Arayan Edebiyat
Gürsel Korat yedinci ve son kitabı Kristal Bahçe ile çıktı okurlarının karşısına. Kristal Bahçe, bir deneme kitabı sayılabileceği gibi bir eleştiri kitabı da sayılabilir. Çünkü kitabın kimi yazıları gerçekten de bir deneme tadı verirken, kimi yerlerde sert eleştirilerle başlayıp biten yazılara de rastlayabiliyorsunuz. Böyle olunca hem denemenin hem de eleştirinin olanaklarından yararlanarak ortaya konmuş bir ürün izlenimi uyandırıyor.
Kitabın kapağında sadece “Kristal Bahçe” adı varken iç sayfada “Okurunu Arayan Edebiyat” diye bir alt başlık da görüyorsunuz. İnsan ister istemez, yazar neden bu vurgulayıcı başlığı da kapağa koymamış, sorusunu soruyor kendine. Yanıtı, elbette yazarın kendisi verir.
Kristal Bahçe, 88 yazıdan oluşan bir kitap. Yazar yazılarına hem yan başlık hem de tek tek numara koymuş. Numaralandırılmış 88 yazının dışında kitabın sonuna eklenen “Monogramlar”ı ve ana içeriği oluşturan yazılarda olduğu gibi yine numaralandırılmış 3 yazıdan oluşan “Değinmeler”i de (Bilmemek, Unutamadığım roman kahramanları, unutmadığım öyküler) hayli ilginç. Edebiyata, sanata, romana, şiire ve bunlarla ilgili birçok kavrama farklı yaklaşımlar getirmektedir.
Yazarın, kitapta en çok dikkat çeken yönü bilinen birçok genel yargıya karşı çıkması. Bunu yaparken, genel olarak, karşı çıktığı şeyle ilgili bir iki soru sormadan da edemez. Ama bu soruları metninin sonunda sorar ve yanıtsız bırakır.
Gürsel Korat bir edebiyatçı olarak, edebiyat tartışmaları yaratmayı da arzuluyor. Bunun için kitabının kimi yerlerinde sözünü ettiğimiz düşünceleri açıkça ortaya koyuyor. Bunları sergilerken sadece kendi düşüncesini ortaya koyma eylemeni gerçekleştirmiyor; aynı zamanda bu düşüncesini destekleyecek, doğruluğunu netleştirecek kimi kanıtsal örneklerle de pekiştirmeyi unutmuyor. Söz gelimi, anı ve biyografiyi bir yazınsal tür olarak görmüyor. Sipariş üzerine öykü yazmanın, o öyküyü ve öykücüyü özgün, özgür ve bağımsız olmaktan alıkoyduğunu ileri sürer. Çünkü konuyu yayınevi bulmakta, yazara bunu kabul ettirmekte; böylece yazar özgünlüğünü ve yaratıdaki özgürlüğünü kaybedip “etiketlenmekte”dir. (Erotikçiler, büyücüler, yolcular gibi.) Burada insanın hemen aklına, ister istemez Oktay Akbal’ın “Sanat yapıtları ısmarlama bile olsa, sanatçı o yapıtı yine de kendi beğenisiyle ortaya koyar.” Sözünü anımsıyor.( Adam Öykü, Mayıs-Haziran 1996) Aslolan metin değil mi? Sipariş üzerine de olsa yazılan öyküler yazınsal bir değer taşıyabilir. Çünkü yazar, sadece sipariş bir konu alır; onu geliştirmek, anlatmak, biçimlendirmek tamamıyla özgün bir üretim sürecidir.
İlgi çekici ve şaşırtıcı…
Bugün birçok okurun(belki de sıradan okurun demek daha doğru olacak) yazar/iyi yazar diye bellediği kimi kişiler hakkındaki görüşleri ilgi çekici ve şaşırtıcıdır. Peyami Safa için, “…insan bu yazarın Türk kültürü, Batı-Doğu uygarlığı kıyaslamaları üzerine kaleme aldığı makaleleri, roman gibi kişileştirilerek yazmasına acıyor. Dahası, Türkiye’yi yaklaşık elli yıldır yönetenlerin fikir diye benimsedikleri faşizanlığın kaynağında Peyami Safa’nın “tez”lerinin durduğunu görmek, acıma katsayısını artırıyor.” derken; Orhan Pamuk içinse, “Onun yazmaya programlanmış yaşamını anlatış tarzı, ömrünü Orhan Pamuk gibi yazı masasının başında geçiremeyen, yazarlıkla geçinemediği için maddi yaşamın hamallığını yaparak yazı yazmaya çalışan yazarları yaralar: Gündüzleri işçiler arasında ter döküp geceleri Hükümdar’ı yazan Machiavelli, Orhan Pamuk’la karşılaşsaydı ellerini nereye koyacağını şaşırabilirdi; değirmenci çırağı Plautus da Orhan Pamuk’la yan yana dursa gülünç görünürdü. …..Onun kişiliği tüm Türkiye Cumhuriyeti tarihinin bütün kişiliklerini dikey olarak kesen bir kişilikle özdeşleşti… herkesin yazarı olmaya; sınıfsız, sınırsız, ümmetsiz ve milliyetsiz bir yazar olarak kalmaya çabaladı. Böylesi bir ‘çoğul’ kimliğin sahibi bir yazar olarak da, sahiciliğini yitirip posterleşti; artık neredeyse Orhan Pamuk adı verilen bir roman kahramanından söz edilebilecek hale geldik. Bu kahraman her türlü ortamdaki değişme ve tehlikeyi cin gibi ‘çakan’; bazen sıkı entelektüel olarak, bazen gizemli bir yazar olarak, bazen de sıradan bir vatandaş kılığına girerek karşımıza çıkan hafiyelere benzedi. Bunu edebiyat adına bir endişe olarak kaydediyorum.” (s.113,114) değerlendirmesini yapar.
Gürsel Korat yalnızca olumsuzluk içeren saptamalar yapmıyor kitabında. “İyi”leri neden iyi gördüğü sorusunu da yanıtlayarak yazıyor. İşte Tahsin Yücel için yazdıklarında olduğu gibi: “Düşünce edebiyatı yapmanın en büyük zorluğu didaktik olma, yol gösterme, okuru eğitme gibi istenmeyen sonuçlar yaratabilmesidir. Bu, iyi bir yazar için kâbustur; Tahsin Yücel bu kâbusu okura yaşatmayan, kendine özgü bir yolu olan, önemli bir yazardır.”(s.39)
Bilinçli okur olmak
Kristal Bahçe’yi okuyup bitirdiğinizde, her ne kadar bilinçli bir okur olduğunuzu düşünseniz de(Bilinçli dedim, çünkü kitabın alt başlığı Okurunu Arayan Edebiyat idi.) yeterince bilinçli olmadığınızı fark ediyorsunuz. Özellikle “yazma” eylemiyle uğraşan her insanın özümseyerek, düşünerek ve kıyaslayarak okuması gereken bir “ürün”. Çünkü her “yazan” bir metin koyar ortaya ve bu metin sahip olduğu özellikleriyle belli eder kendini. Öyleyse her yazan/yazar için, “uçarılık Hemingway’den, disiplin Canetti’den gelmeli, çalışkanlığı da Balzac’tan almalı. Sevginin öğretmeni ille de Hugo’dur, derinlere dalabilme becerisini ise Dostoyevski’den öğrenmeli.
Muziplik ve ironi için Joyce’u, sözü uzatmamayı öğrenmek için Borges’i örnek almalı, doğanın dilini Yaşar Kemal’e, sesin insan ruhundaki etkisini Fuzuli’ye sormalı. Tutku deyince Stendhal, sabır deyince Gonçarov, akıl deyince Eco, korku deyince Kafka irdelenmeli.
Dilin zaman içindeki tutkulu eylemini kavramak için Marquez’i, tanrısal bakışla yazmak için Tolstoy’u, Tanrı’ya bakış için Homeros’u, duyuların önemini kavramak için Zola’yı örnek almalı. Haşek bize mizahı, Cervantes coşkulu bir dille yazmayı, Dickens kurgulama becerisini, Youcenar ağırbaşlı bir metnin nasıl olacağını göstermeli.
Bütün yazarların biçemi aynı anda bir metinde yoğunlaştırılamaz; ancak unutulmamalı ki iyi bir metinde tüm yazarların deneyimi vardır.” (s.50,51)
Kristal Bahçe/ yankısını bulmamış bir kitap
Kitabın başına Gogol’ün Ölü Canlar’ından bir paragraf almış yazar: “Günümüz, (yazarın) hakkını tanımayacak ve her yaptığını kötüleyecektir. Bu yazar, karşılık bulamadan, anlayış bulamadan, kimsesiz bir yolcu gibi, tek başına yolun ortasında kalacaktır.” (s.7)
Korat, 1 numaralı ve “Bu kitap” yan başlıklı yazısında Kristal Bahçe’yi niçin yazdığını ortaya koyar. Aslında kalıp sözlerden bıktığını, bu kitabı yazarken asıl derdinin, “bir döneme ayna tutmak” veya “bir dönemin fotoğrafını çekmek” olmadığını, sadece kendisine bir ayna tutmaya çalıştığını belirtir. Elbette ilerleyen sayfalarda tek derdinin kendisi olmadığı da ortaya çıkıyor. Kendisine kendisini anlatmak gibi bir sorunu olsaydı bu kitabı yazmazdı herhalde.
Kitap(ürün) yeterince yankı bulmadı yazın dünyamızda. Bundaki en önemli etken, kanımca yazarın kendi tutumudur. Kristal Bahçe için gelebilecek tepkilerin, yapılacak tartışmaların önünü herkesten önce yazarın kendisinin, -daha ilk sayfalarda- kestiğini düşünüyorum.
Eksiklikler
Kolay olmayan bir emek sonucu ortaya çıktığı izlenimini veren Kristal Bahçe, yine de birtakım eksiklikleri barındırıyor içeriğinde. Örneğin, Adnan Özyalçıner'in, Vüs'at O. Bener'in, Demir Özlü'nün, Ferit Edgü'nün, Tarık Dursun'un, Demirtaş Ceyhun'un, Orhan Duru'nun, Füruzan'ın, M.Sadık Aslankara’nın, Cemil Kavukçu’nun, Hasan Özkılıç’ın ve adlarını saymadığım birçok günümüz yazarının böyle bir kitapta Hamdi Koç’tan çok daha fazla ilgiyi hak ettiklerini düşünüyorum. Hele söz, kadın kahramanların yazınımızda nasıl anlatıldığına gelip dayandığında bir Erendiz Atasü’nün adını anmamak, bu güzel ürün için bir eksikliktir. ‘Onun yazarları’ arasında birçoğumuzun yazarı yok.
İyi olmayan örneklere sık yer verilmiş, böylece iyi örnekler üzerinde yeterince durulmamıştır. Çoğu zaman neyi gösterdiğiniz önemlidir; bu anlamda “iyi”lerin gösterilmesini, kötü’nün niçin kötü olduğunun bu iyi üzerinden yapılması daha bilinçlendirici olurdu.
Gürsel Korat, yazarları anlatırken okura da göndermeler yapıyor. Okur aslında biraz da bu yazarın olmadığı yerde. Fakat okur ve yazarı bir coğrafyada veya yerde birleştirmenin yolu/yöntemi belirtilmemiştir.
Ödüllere toptan karşı çıkarken hep kitabın satış grafiği ve yazarın reklamının yapıldığı konusu üzerinde durmuştur. Oysa ödül almış bir yazarın ödülden öncekine göre ister istemez daha titiz davranacağını düşünüyorum. Örneğin bu konuda, ödül almış birkaç yazarın ödülden önce ve sonra ürettikleri birkaç yapıtın karşılaştırması yapılmamıştır. Bu gerçekleştirilmiş olsaydı, düşünceleri yere daha sağlam basacaktı.
Kanımca bir yazınsal ürünün “neyi değil nasıl anlattığı”nın yanında, içinde yaşadığı topluma ne verdiği de önemlidir. Gürsel Korat bundan sonraki yapıtlarında bu noktayı da göz önünde tutan yazarları unutmadığında, onlara daha geniş bir yer ayırdığında çok daha keyifle okunacak ürünler koyacaktır ortaya.
(Gürsel Korat, Kristal Bahçe, 136 sayfa İletişim yay. 2003)