sahinyildirim.com |
| kitaplar arasında |
__________kimdir _______eleştiriler _______söyleşiler ______denemeler ________öyküler _________yapıtlar _________iletişim |
|
|
|
KARŞI YAKA MEMLEKET Kemal Anadol, Büyük Ayrılık ile başlayan, yakın tarihimizi bir roman havası içinde belleklerimize kazımayı sürdürüyor. Her ulusun geçmişinde anımsamak istemediği, anımsadığındaysa unutmak istediği fakat ne unutabildiği ne de yok sayabildiği yığınla olumsuzluklar vardır. Bizim de anımsadıkça yüreklerimizin burkulduğu, keşke yaşanmasaymış dediğimiz, ulusal tarihimize kalın puntolarla yazılmış utançlarımız vardır. Aydınlarımızın yurt özlemiyle tutuşarak yurt dışına kaçmak(kaçırılmak) zorunda olmaları ne yazık ki, haklı çıkmaya çalışacağımız birkaç cümleyle savuşturulacak gibi değil. İşte, Karşı Yaka Memleket, toplumsal bilincimizi yeniden gözden geçirmemiz için bize sunulmuş bir hatırlatmalar kitabıdır. Atatürk’ün yaşama gözlerini kapamasıyla birlikte, ülkeyi bir örümcek ağı gibi sarmış olan gericilikle/gericilerle mücadeleye atılan aydın öğretmen topluluğunun takdir edilecek çabası, romanda dikkatimizi çeken ilk önemli konudur. Fakat aydın öğretmen kesiminin gericiler karşısında pes ettikleri, mücadeleyi bırakıp gittikleri, daha rahat bir yaşam peşinde koştukları Ferit şahsında verilirken gerçeklerle ne kadar örtüşüyor; tartışılabilir. Ferit’in bizatihi öğretmenliği bırakırken Atatürk’ün portresi karşısında yenildiğini itiraf etmesi iki bakımdan önemlidir. Birincisi, softa takımın ülke genelinde ne kadar yaygınlaştığını ve ne derece kökleştiği; diğeri ise Türk aydınının karanlıkla mücadeleden yılmak zorunda olduğudur. Tabi, aydınlarımızın devletin hiçbir kurumundan destek görmediğini, köylerde yalnız başlarına kaldığını da eklemek gerekir. Nitekim romanda bu da verilmiştir. Devletin hiçbir kademesinden kendi memuruna destek gelmemiştir. Bu, softalığın uzandıkları yerleri göstermesi açısından da önemlidir. Romandan hareketle daha geniş bir çerçeveden bakınca şu söylenebiliyor: Cumhuriyet aydını, savaşımını tek başına vermiştir, bu yalnızlık onu hem güçsüz bırakmış hem de çabuk yormuştur. Fahri, “Köyden arkadaki köprüleri atarak çıkmış, İstanbul’daki sınava koşmuştu. Neden? Büyük şehirlerde yaşamak istemiyle…” (s.39) Bu durum Fahri’nin çelişkisi mi, yoksa Cumhuriyet aydınının mı? Tam bu noktada romanın başkişisi Fahri Erdinç’in bu tavrının en son tavır olduğunu da belirtmeliyim. Başka da çaresi kalmamış gibidir. Bunlara rağmen Cumhuriyet insanının her türlü özveride bulunduğu, bundan asla kaçmadığı da sık sık dile getirilmiştir. Romanda Kemal Anadol, yer yer romandaki kişileri, olayları bir kenara bırakıp ayrıntılı mekansal betimlemelere ve tahlillere yer veriyor. Sonra bu mekanların zaman boyutu akıcı bir tarih dersine dönüşüyor. Tarihteki olayları net bir biçimde, tarihçi titizliğiyle gözler önüne seriyor. Olayların nedenleri, sonuçları de olaylarla birlikte irdeleniyor. (1934 İskân Kanunu gibi. S.45) Yazar, inceden inceye anlatılmış mekan üzerinde genç Türkiye’nin nasıl şekillendiğini de bir belgeselci titizliğiyle anlatıyor. Resmi tarihte öğrenemediğimiz pek çok olayın iç yüzünü, kişilerin perde arkasındaki davranışlarını romanda, çoğu zaman hayretler içinde kalarak görüyoruz. Birinci Dünya Savaşı başlarken Alman işgalini savunan işbirlikçi politikacılardan tutun da onlarla gizli antlaşmalar yapan devlet erkânına, neler nelerle karşılaşıyorsunuz romanda. Peki kimdir bunlar? Yazar bu soruyu şöyle yanıtlıyor: “ Ankara. Ankara’nın politikacıları. Almanların eski silah arkadaşı generaller ve ortakları.” ( s.50) Yazarımız, o dönemin bu tür insanlarını tanımak için yine aynı dönemde yayın yapan basını okumaya yöneltiyor bizi. İkinci dünya Savaşı’nda emperyalizme, faşizme, ırkçılığa, saldırganlığı ve işgalciliğe karşı çıkan Türk aydınlarının bir kısmı hapishanelere, bir kısmı da kışlaya gönderilerek susturulmaya çalışılmıştır. Fahri, Tuğrul ve Ziya, baskılar sonucu, ölüm korkusu ve güvende olamamaktan dolayı, Sabahattin Ali’nin öldürülmesini de göz önünde tutarak Bulgaristan’a kaçtıklarında oradaki halk kültürüyle bizim halk kültürümüzün birbirine ne kadar yakın olduğunu görürler. Bulgaristan’a kaçtıkları Türk basınında, “…Esrarlı Bir Hadise” olarak yer alınca bu üç arkadaşın Bulgaristan’a ilticaları daha da kolaylaşır ve artık memleket özlemi başlar. Bu üç aydın, daha başka yüzlerce Türk aydını gibi, Nazım gibi, ölünceye kadar orada yaşar ve ölünceye kadar da yurt özlemi çeker. Romanda geçmişimizdeki belli başlı olaylar da yeniden ele alınıyor. Sabahattin Ali’nin öldürülmesi; Nazım Hikmet’in haksız hapsedilmesi, kaçışı;1945 Tan gazetesi olayı; 21 Temmuz 1946’daki çok partili seçimler, tek parti döneminin sıkıntılarından bunalan halkın Demokrat Parti’ye sarılması ve hüsranı; bürokratizm; parçalanmış aileler ve en önemlisi de soğuk savaş dönemlerinin acımasızlığı… Türk aydınının yurdundan uzakken de yurdu için çalıştığının çok çarpıcı davranışları sergileniyor romanda. Nazım’ın gittiği her yerde bir İstanbul, bir Anadolu kasabası görmesi, Fahri’nin Türkçe’nin bilinçli olarak bozulmasına çalışan çevrelere karşı çıkması ya da asimle çalışmalarına karşı çıkışları, romandan akla ilk gelenlerdir. Nitekim 1980 darbesini yapan Kenan Evren, Türkiye’de aydınları içeri tıkıyor, akıl almaz zulümler yapılıyorken aynı şeyi Bulgaristan’da Jivkov soydaşlarımıza yapmaktadır. 1982’de Bulgaristan’a giden Evren, Bulgaristan’da Türklere eziyet edildiği haberlerini aktarır Jivkov’a. Jivkov Türklerle Bulgarların eşit haklara sahip olduklarını söyledikten sonra, “Tüm bu söylediklerime karşın, bunları almak istiyorsanız, buyurun alın, biz buna razıyız, deyince Evren, canım bizim şimdi durumumuz müsait değil. Mademki rahatlar, burada kalsınlar. Ne yaparsanız yapın, der.” (s.387) Bu da doğal olarak oradaki Türklerin uzun yıllardan beri vermiş oldukları mücadelenin hiçe sayılmasını ve Bulgar yönetiminin sesinin daha çok çıkması sağlar. Anlatımındaki ve kurgudaki akıcılığın zaman zaman, yazarın dışarıdan müdahalesi ve anlattığı olayla ilgili başka ayrıntıları da verme çabası bu akıcılığı kimi yerlerde sekteye uğratmıştır. Yazar, anlattığı bir tarihi olayın eksik aktarılmasına, bir roman kurgusu içinde olsa bile, pek tahammül etmemiştir. Bu yüzden kitabın içeriği ve tarihi olaylara bakışı için söylenecek bir söz yokken, edebi değeri tartışılır. Kitabın sonuna koyduğu notlar, romanı yazarken zaten böyle bir kaygı taşımadığını gösteriyor. O, daha çok tarihi olayların eksik veya yanlış anlaşılmaması için uğraş vermiştir. O yüzden kitabın üzerine Tarihi roman sözünü yazmaktansa “belgesel anlatı” gibi bir not düşülmesi daha yerinde olurdu. Hem kitap, böylelikle roman olduğu iddiasında da bulunmadığı için bize de bu sözleri söylemek düşmeyecekti. Edebiyatımızda bu tür yapıtlara gereksinim vardır; bunların sayısı ne kadar çok olursa insanımızda gerçek tarih bilinci de o derece kuvvetli olacaktır. Cumhuriyet Kitap .....2005
|
|||