Nemika Tuğcu’dan Amcası Kemalettin Tuğcu
SIRÇA KÖŞKÜN MASALCISI
Herkesin Bir Öyküsü Vardır
Köyümdeki tek ilkokulun son sınıfındayım. Yılda iki üç kez kasabaya götürüyor babam beni. Elimden tutuyor, annemin eline tutuşturduğu gereksinim listesini tamamladıktan ve görüşülecek birkaç dostla kahvelerdeki buluşmalardan sonra lokantaya, ardından tatlıcıya, en sonunda da kasabanın gazete ve kitap satan tek kırtasiyesine gidiyoruz. Okuması yazması yok babamın, bu uğurda ne istesem yerine getirmeye hazır; tüm yoksulluğuna karşın. Camlı raflarda sıralanmış kitaplara bakıyorum ve parmağımla işaret ediyorum: Kemalettin Tuğcu… Çıkarıp veriyor parasını; hiç yüksünmeden, her alış verişte pazarlık etmesine karşın indirim istemeden…
Eve varacağım saati heyecanla bekliyorum; varır varmaz da ilk işim, kapağındaki resimden ve adından etkilendiğim kitabı açıp okumak. Okumaya öyle dalıyorum ki, annem babam “maaşallah”lar çekiyorlar, okuyacak; adam olacak bu çocuk, diyorlar. Tuğcu “adam olma”nın erdemlerini sıkıştırmış her satırın altına. Okurken sık sık ya gizlice ağlıyorum ya da ağlamamak için (Erkek adam ağlamaz ya?) boğazıma attığım düğümlerin sayısını artırıyorum. Ve yıllarca Kemalettin Tuğcu ile dostluğum, o çocukluk dünyamın saflığı içinde karşılıksız, çıkarsız; birbirini görmeden, sulu gözlerle sürüp gidiyor…
Bugün belli bir yaşa gelmiş her okuyanın ve yazanın buna benzer öyküleri vardır. Benim öykümde beni yufka yürekli olmaya, insanlara yardım etmeye, dürüstlükten, doğruluktan ayrılmamaya, “iyilerden”sem bir gün mutlaka ödüllendirileceğime inanmaya çağıran Kemalettin Tuğcu’nun yüzlerce kitabından herhangi biri var.
Eskiden bildiğim; her nedense üstüne de pek gitmediğim bir yanlış bilgim varmış: Kemalettin Tuğcu zengin bir ailedendir; köşkte oturur yoksul, kimsesiz, itilmiş kakılmış insanları yazar. Bu bilginin ikinci kısmı doğru olsa da söz konusu yazarın nice yoksulluklar ve yoksunluklar çektiğini Sırça Köşkün Masalcısı’nı okuyunca anladım. Geçmişten gelen bir varsıllığa sahip ama zamanla yoksulluğa dönüşen bir varsıllık bu. Çocukluğundaki köşk günleri sakatlığı nedeniyle okula gidememekten, arkadaş bulamamaktan ötürü pek mutlu geçmemiştir. Çocukluğun o yaramaz, haşarı, yerinde duramayan hareketliliği onda içine kapanık, sokaktan kopuk bir yaşam olarak göstermiştir kendini.
Ayrıca, Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarının sayısının çok olduğunu biliyordum. Hatta çocukluğumda, bu adam bu kadar kitabı nasıl yazıyor diye, hayrete düşüyordum. Ama yine de yayınlanmış kitaplarının sayısının üç yüz on iki (312) olduğunu görünce şaşırdım. Bu sayıya çevirileri dahil değil. Acaba yaktıklarını da yayımlatsaydı sayı nereye ulaşırdı? Doğrusu, “Guiness Rekorlar Kitabı’na girecek kadar çok kitap yazmış” Tuğcu.(s.20)
Nemika Tuğcu, Sırça Köşkün Masalcısı kitabında çocukluk günlerimizi gözyaşıyla ıslatan amcası Kemalettin Tuğcu’yu anlatıyor. Bir yaşamöyküsü (biyografi) bu kitap. Fakat yaşamöyküsünden çok, küçük küçük öykülerden oluşmuş hacimli bir öykü kitabını andırıyor; tadı da…
Nemika Tuğcu, amcasıyla ilgili en son anısıyla başlıyor kitabına. Biraz pişmanlık da var bu anıların anlatımında; neden daha çok paylaşılmayan an’lar; niçin uzun uzadıya edilemeyen sohbetler; unutulmuş, sorulmamış sorular…
Yazar, K.Tuğcu’nun tanık olduğu kimi önemli tarihsel olaylardan da söz etmiş; amcasının bu olaylara bakış açısını da vermeye çalışmıştır. Çünkü Kemalettin Tuğcu, üç padişah döneminde yaşamış(Abdülhamit, Abdülmecid, Vahdettin), mahalleler yok eden yangınlar, 31 Mart Olayı, İkinci Meşrutiyetin İlanı, Balkan Savaşları, Birinci ve İkinci Paylaşım Savaşı, Çanakkale Savaşları, İstanbul’un İşgali, Mondros Mütarekesi, Bağımsızlık Savaşımız, Cumhuriyet’in İlanı, Tan Gazetesinin gericilerce yakılıp yıkılması olaylarını görmüştür.
Sözgelimi; Rumlarla Türkler bir arada dostça yaşayıp gitmektedir. Panayırlarda Türk ve Yunan bayrakları yan yana asılmaktadır. Fakat İstanbul 15-16 Mart 1920’de “fiilen” işgal edildiğinde sokaklar yabancı ayak seslerinden geçilmez. Bu sesler Türklerle Rumların dostluklarını zedelese de, bu iki halkın insanları dar günde birbirlerine el vermeyi ihmal etmemişlerdir. Tuğcu, bunu bir anısında şöyle dile getirmektedir: “Babaannem, yiyecek bir şeyler alması için babamı, her zaman alış veriş yaptıkları Rum bakkala yollar bir gün. Babam elindeki listeyi Yorgo Amca’ya uzatır. Yorgo, ‘Hadi oradan pis Türk, sana mal satmayacağım,’ diye kovar babamı. Ağlayarak eve döner ve olanları anlatır. Babaannem, ‘İşte şimdi bittik biz,’ diye ağlamaya başlar. Bunca yıldır komşuluk ettikleri, birlikte gülüp eğlendikleri, sevinci ve kederi paylaştıkları köylüleri düşmanla işbirliği yapıp ihanet etmişlerdir. Her şey bitmiştir. Korku ve kederle yataklarına çekilmişlerdir. Gece yarısı kapı yumruklanır. Ev halkı kapının önüne dizilir… Gelen Yorgo Amca’dır. Ağlayarak elindeki fileyi uzatır: Hanımefendi, beni bağışlayınız, dükkânın önündeki askerlerden çekindim, çocuğa bir fenalık yapmasınlar diye kovdum. Ortalıktan el ayak çekilsin diye bekledim getirmek için. Burada istediğiniz her şey var. Para istemiyorum. Lütfen alınız!” der. (s.142) Elbette tarihin her döneminde dönekler, işgalcilerle omuz omza veren işbirlikçiler, hainler olmuştur, oluyor, olacaktır da.
Sırça Köşkün Masalcısı, Kemalettin Tuğcu’yla birlikte Tuğcu soyunun da genişçe anlatıldığı bir yapıt. Ailedeki hemen her birey yeterince betimleniyor, anlatılıyor.
Hem Saraya Hem Cumhuriyet İdaresine Yakın Bir Sülale
Tuğcu sülalesi hep saray çevresinde olmuş Osmanlı zamanında. II. Mahmut’tan başlayarak II. Abdülhamit devrinin sonuna kadar bir şekilde sarayla bağları olmuştur. Tuğcu’nun ailesinin saraya yakın olması Kurtuluş Savaşı’na bizatihi destek vermelerine engel değildir. Kemalettin’in babası gazi olduğundan Ankara’ya kabul edilmemiş; ama abisi Nurettin savaşın, ordunun içindedir. Cumhuriyet ilan edildiğinde Kemalettin Tuğcu yirmi bir yaşındadır.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında da aileden kimileri seçkin subay kadrosunda, hariciyede bulunmuşlar. Hem eğitimleri hem de gelirleri iyi olan bu aile içinde okullardan ve insanlardan (belli bir yaşa kadar) uzak kalan Tuğcu, dışındaki yalnızlığı içindeki kalabalıkla bastırmaya çalışmıştır. Onun kitapları aslında içindeki kalabalığın, zengin hayal dünyasının dışavurumudur denilebilir. Çocukluğunu yaşayamamış biridir o. Şu kitap adları neyi anlatır bize? Adını Değiştiren Çocuk, Bu Çocuk kimin, Çalınmış Çocukluk, Deniz Çocuğu, Düşkün Çocuk, Gurbetteki Çocuk, İstenmeyen Çocuk, Karanlıkta Bir Çocuk, Kimsesiz Çocuklar, Kimsesiz Çocuk, küskün Çocuklar, Sakat Çocuk, Sokak Çocuğu, Talihsiz Çocuk, Unutulan Çocuk, Yalnız Çocuk, Zavallı Çocuk…
Gençliği Yitik Bir Ömür
Mehmet Kemalettin Tuğcu’nun (27 Aralık 1902), abisi sağlıklı doğduğu halde, doğuştan “iki ayak tabanı içe dönük”tür;(s.47) yani sakattır. Bu elbette onu; kendini anlamaya, tanımaya başlamasıyla birlikte rahatsız edecektir. “Ömrüm boyunca sakatlığın bütün ıstırabını çektim. Bu sakatlık yüzünden gençlik hayatımı yaşayamadım ve okula da gidemedim. Çünkü her iki ayağımda da yaralar açılır, aylarca yürüyemezdim, ancak evin içinde dizlerimin üzerinde dolaşabilirdim.” (s.48)
Yirmi yaşındayken ameliyatla bir ayağı düzeltilir. Fakat ameliyat sonrası acılara dayanamadığı için ikinci ayağı için planlanan ameliyattan vazgeçer. Bu vazgeçiş onu insanlardan uzak durmaya da götürür. “Ben daima herkesten kaçmışımdır!.. Zaten bütün sakat insanlar diğer insanlardan kaçarlar!...” (s.88)diyecek kadar da kendi durumunu bilmekte ve kabullenmektedir.
“Sakatlığım yüzünden okula gidemiyor ve arkadaşlarla oynayamıyordum. Ama oynayamadığım oyunları, arkadaşları hayalimde gerçekleştiriyordum. Bir hayal kurma tutkusu başlamıştı o zaman bende.” (s.117)
“Onunki malihulyaydı. Harflerle bir dünya kurmak, bozmak, yeniden yapmak, kurguladığı dünyada kaybolmaktı. Kendini unutmaktı, hayata katlanabilmekti.” (s.50) Kitabı okuyup bitirince Tuğcu’yu en iyi anlatan satırların bunlar olduğuna karar verdim; onun kitaplarını okuyan herkeste buna yakın bir düşünce oluşacağına inanıyorum.
Onun Öğretmeni Korku
Okula gitmemiştir ama okuma yazmayı öğrenmiştir. Nasıl mı? “Babam, benden on altı ay büyük olan ağabeyime ilk okuma dersini gazeteden veriyordu. Sert, acımasız, düşüncesiz bir insandı. Beş altı yaşındaki oğluna gazeteden ders veriyor, onu hırpalıyor, ama ağlamasına da müsaade etmiyordu… Zavallı ağabeyim ağlaya sızlaya gazete okumaya çalışırken, korkudan olacak ben de Arap harfleriyle okumayı öğrendim. Benim öğretmenim böylece korku olmuştu. Ne öğrendimse kendi gayretimle öğrendim. Kendi kendimi yetiştirdim.” (s.79) Babasını hiç sevmezmiş Tuğcu. Bunda babasının otoriter yapısı ve sıraladığı özelliklerinin yanında bir başka önemli etken daha vardır ki, o da sakat kalmasıyla ilgilidir.
Yazmak Avunmaktır
“Yirmi altı yaşıma kadar münzevi bir hayat yaşadım. Ne mektebe gittim, ne de gençlik hayatı yaşadım. Yalnızlığın bana verdiği can sıkıntısıyla yazmaya başladım. On üç yaşımdan beri yalnız yazı yazdım, beni bu yazılar avuttu, yazdıklarımla yaşadım.
Annem yazmam için defterler aldırırdı. Defter bitince ağlardım, yine aldırırdı. Yapamadıklarımı yazdım. Bunlar benim arzularımın birer eseri oldular.” (s.86) Yazdıklarını bir süre sonra yakarmış. Çünkü kurguladığı bir yaşamı yaşayıp bitirmiştir, o anları yeniden yaşamak istememektedir.
1941 yılında, bir göçmen olan Beyhan Hanımla(sonradan herkes ona Ayşe diyecektir) evlenir. Onunla ilgili düşüncelerini ise yıllar sonra şöyle dile getirir: “Şunu söyleyeyim, o zamana kadar kimseyi sevmedim. Kendimde o liyakati göremiyordum. Annemin yalnızlığına arkadaş olsun diye göçmen bir kızla evlendim. Beni ilk kabul eden ve tanışmamızdan memnuniyet duyan bu kızcağız idi. Bir kızım ve bir oğlum dünyaya geldi ve benim Ayşem, 47 yıl sonra vefat etti. Ben onu ne kadar sevdiğimi onu kaybettikten sonra anladım… Fakat sonradan çok yandım, sevgimi neden belli etmedim diye.” (s.102-103)
“Mahrumiyet Beni Ağlatır”
Kemalettin Tuğcu’yu yazma serüvenine iten etkenler her yazarda görülecek türden değildir. “Benim yazı hayatına başlamamın nedeni yalnızlık, sakatlık, çocukluk ve gençliğimi yaşamayışım. Herkes okur, sınıflarını geçer, meslekler tutarken, ben Çengelköy’ün tepesinde, Padişah Vahdettin’in sarayına bitişik olan bahçenin içindeki köşkte annemle yalnız kalırdım. Mahrumiyet beni ağlatırdı. Benim kadar ağlayan genç pek azdır sanırım.” (s.152) Onun ağladığını gören annesinin tek yaptığı defterler almak ve oğlunun o defterlere romanlar yazmasını sağlamaktır. Fakat o, yazdıklarından dolayı kendisini bir edebiyat adamı olarak görmez. “Ben edebiyatçı değilim, romancı değilim. Ben yazı yazma hastasıyım.” (s.153) Bu hastalık(?) onun yaşama daha güçlü sarılmasını sağlamıştır. “Gezmedim, yürümedim, oynamadım; parklarda, kırlarda sevişmedim. Çocukluğumu da gençliğimi de yaşamadım. Yalnızlık ve arkadaşsızlık bana öyle bir melankoli verdi, öyle bir hayal gücüne sahip oldum ki, bütün o hayatı, çocukluğu ve gençliği yazarak yaşadım. Yazı yazdığım sürece yaşıyorum, eğleniyorum. Yaşama gücü verdi yazmak bana.” (s.154) Belki de bu yüzden on üç yaşında roman yazmaya, hatta yazdığı bir romanı dergilerden birinin yazı kuruluna götürmeye cesaret etmiştir.
Yazdıklarının başkalarınınkine benzememesi ve başka yazarların yazdıklarından etkilenmemek için uzun yıllar kitap okumaması, sinemaya gitmemesi de hayli ilginç bir durumdur. “Ben, yazdığım yazının bir başka yazarın yazısına benzemesinden çok korkarım. Benzetmek veya çalmak hiç istemediğim, düşünmediğim bir şeydir. Bir yazının etkisi altında kalmak istemem.” O yüzden, “yazı hayatına girdiğim zaman artık hiçbir roman ve hikâyeyi okumak istemedim. Hatta yirmi-yirmi beş yıl boyunca sinemaya da gitmedim. Etki altında kalmaktan, deyim yerindeyse, efkârımın dağılmasından korktum.” (s.156)
İlginç Bir Anı
Yaşının hayli ilerlediği bir zamanda anılarını yeğeni Nemika’ya anlatırken, Nâzım Hikmet için, “Ben babıâlide kırk dört sene çalıştım… Ben yayınevine(Türkiye Yayınevi) girdiğimde Nâzım Hikmet’in ‘Kafatası’ kitabının bazı nüshaları mürettiplerin elindeydi. Orada basılmış. Sonradan bu kitabı topladılar. Zaman geçti, bu adamın kıymeti ortaya çıktı.” (s.168-169)
Acıklı –Hüzünlü Şeyler
Ben de hemen her okuyucu gibi Tuğcu’nun hep acıklı şeyler anlattığını düşünürüm. Nitekim bu soru kendisine sorulmuş, “Neden bu kadar acıklı şeyler yazıyorsunuz diye. O, “Yağmurlu, soğuk bir gün, Ankara Caddesi’nden aşağı iniyorum. Önümde, elinden tuttuğu bir çocukla yürüyen fakir bir ihtiyar yürüyor. Çocuğun ayağındaki ayakkabılar çarpılmış, altları delinmiş, yüzleri sürtülmekten ağarmıştı. Yağmur yıkadı çocuğun ayakkabılarını, yanındaki ihtiyara döndü: ‘Bak dede, ayakkabılarım yeni gibi oldu,’dedi. Ben o anda ihtiyarın içindeki aczi ve ıstırabı anlamıştım. Bu etki bana Zavallı Büyükbaba romanını yazdırmıştır.” (s.172) biçiminde bir açıklama getirir sorulan soruya.
Eleştiri Bir Ağacın Budanmasına Benzer
Sırça Köşkün Masalcısı’nı okurken, Nemika Tuğcu’nun de belirttiği gibi, Kemalettin Tuğcu’nun emeğinin yayınevlerince hep sömürüldüğüne tanık olmaktan üzüntü duyuyor insan. Onca yapıt meydana getiren, her kesimden okuyucu bulan romanlar yazan yazarı eleştiren hiç mi olmamıştır? Hayır. “Neşredilen romanlarımın hiçbiri tenkide uğramadı. Veya bana duyurulmadı.” (s.176) Oysa eleştiri gereklidir. Çünkü eleştiri, “bir ağacın budanmasına benzer. Budanınca daha derli toplu olur ve daha iyi meyve verir… Ama beni kimse tenkit etmedi.” (s.176) Bunu söylerken, eleştirilmediği için bir sitemi, belki de gizli bir kırgınlığı da dile getirmek istemiştir Kemalettin Tuğcu, kim bilir…
“Benim yazı yazmam biraz gariptir. Makineye kâğıdı koyarım. Bir kelime yazarım, ikinci kelimenin ne olacağını bilmem. Beni etkileyen konu kendiliğinden makineye akar sanki. Yazdığımı bir daha okumam, tashih yapmaya tahammülüm yoktur.” (s.213) Çünkü, “yazıyorum: Bir bardak su içer gibi içiyorum, bitiriyor ve kalkıyorum.” (s.198)
Soru İşaretleri
Nemika Tuğcu TRT’de metin yazarlığı yapmış aynı zamanda öykücü bir yazar. Rastlantı şu ki, bu kitabını okumadan hemen önce Elişi Fotoğraflar adlı öykü kitabını okumuştum. Ne yalan söyleyeyim; Sırça Köşkün Masalcısı daha bir sarıp sarmaladı beni; sıcak bir atmosferi var. Akıcı da aynı zamanda. Fakat, sayısı her ne kadar az da olsa, hiç beklemediğim kimi anlatım bozukluklarını yadırgadığımı da belirtmeliyim. İlk olarak yirmi üçüncü sayfada rastladığım bu olumsuzlukları hemen not ettim; fakat notlarım arasında ileriki sayfalarla ilgili pek bir şeye rastlamadım; bunda içerikle ilgilenmemin de payı vardır, diye düşünüyorum.
“Birini yitirip, bir daha göremeyeceğimiz gün gelinceye dek bazı ayrıntıyı merak etmeyiz…”(Bazı ayrıntıyı mı, kimi ayrıntıyı mı?)
“Parmakları melekesini büyük ölçüde kaybetmişti. Yanlış tuşlara basabiliyor; gözleri görmediği için de yazdıklarını denetleyemiyordu.” (Parmaklar işlevini demek daha doğru olmaz mıydı? Yanlış olan tuşlar mıdır? Basabiliyor… -a bilmek; bir şeyi yapmaya gücü yetmek; muktedir olmak, olduğuna göre, tuşlara yanlış basmak için bir güç mü harcanıyor?)
Anlatım bozukluğu: “Balkan Savaşı’ndan bitkin çıkan Türkiye, daha dökülen kanlar kurumadan yeni ve korkunç bir savaşa daha girdi.” (s.119) ( daha sözcüğünün yinelenmesi kulağı tırmalamıyor mu?)
Önsöz’de, bu biyografiyi Can Yayınlarının istediği belirtiliyor. Keşke yayınevi de kısa bir yazıyla bu isteğinin gerekçesini okuyucuyla paylaşsaydı, kendi açısından.
Epey belge, bilgi toplanmış; fakat Kemalettin Tuğcu’nun daktiloyla yazdığı mektupların “âkıbeti” bilinmiyor. Acaba o mektuplar niçin yok; saklanmadı mı, yoksa bilerek ortaya çıkarılmak istenmedi mi? Ola ki, herkesin bildiği, düşündüğü Kemalettin Tuğcu imgesini yıkacak türden şeylerdi onlar. Keşke yazar, bunlara açıklık getirseydi; keşke o mektuplar derlenip toparlanıp kitabın bir yerine eklenseydi. Çünkü bilinir ki, mektuplar kişilerin kendilerini olabildiğince ortaya koyduğu en çıplak halleridir.
Nemika Tuğcu, Sırça Köşkün Masalcısı, Can Yay.