sahinyildirim.com
   kitaplar arasında


__________kimdir

_______eleştiriler

_______söyleşiler

______denemeler

________öyküler

_kitaplar arasında

_________yapıtlar

_________iletişim


                                                                                                                                                                                                                                                                       

 

 

            

                           

 Başkasının Rüyaları

Bitmeyen rüyaların peşinde bir yazar
Çocuklukta başlayıp, delikanlılık/gençlik döneminde de  süren bir rüya… Yaşamın tam içine dalacakken, kendi içine çeken ve karabasanlara dönüşen rüyalar… Kimin rüyaları bunlar?.. Bunlar Cemil Kavukçu’nun “Başkasının Rüyaları”.

Kitap “Rüya” adlı öyküyle başlayıp “Öykü Şöyle Başlıyor” öyküsüyle bitiyor. Bu iki öykü asıl öyküleri içine alan  bir parantez gibi.  Bu ayracın  içinde rüyalar var.

“Rüya” öyküsü aslında kitaptaki diğer öykülerin bir “önsöz”ü niteliğinde. Yani kitapta neler okunacağını, nelerle karşılaşılacağını sezdiren, onlara yönlendiren bir öykü. Çünkü buradaki birtakım çağrışımların ilerleyen sayfalardaki öykülere ait sesler olduğu diğerleri okununca anlaşılıyor. Onun için bunu bitirince kitaba yeni başladığınız düşüncesi kendiliğinden oluşuyor.
“Ablam” adlı öykü en güzel öyküsü Başkasının Rüyaları’nın. “Müthiş” bir havası var. Bu öyküden, bu öyküdeki “abla”dan yayılan sıcaklık tüm öyküleri kucaklamaya yetiyor. Abla-kardeş arasında gelişen dostluk, çoğu zaman dostluktan öte, tanımlanmamış, birbirlerine ve günlük yaşama karşı sergilenen davranışları sadece ikisinin anlamlandırabildiği büyülü bir  “öte” ilişki.

Solgun’da aile bireyleri arasındaki bağların zamanla nasıl da yüzeyselleştiği, resmiyete büründüğü ve tüm bunların  insanda yarattığı hüzünlere öykünün içine girerek tanıklık etmek sarsıcı olmaktadır.  “Abla”nın içtenliği, duygulu oluşu ve “sevgi”ye verdiği önem bu öyküye kadar gelip herkesi etkilemektedir. Ne yazık ki, abla yaşamdan ayrılmış ve o aile bireylerini adeta öksüz bırakmıştır. Onu anımsatan ise abisinin kızıdır. Gaddar bir ağabeyinin, bekârken herkese hükmeden tavırları, değişen zaman ve koşullar içinde kendi kızı karşısında tüm o “otoriterliğinin” hükümsüz oluşu öyle doğal, öyle inandırıcı anlatılmış ki, belki de bu doğallık ve inandırıcılıktır Cemil Kavukçu’nun öykülerini unutulmaz yapan.

“O Kadın Fatma Girik Değil”i okurken insan hâlâ “Ablam” ve “Solgun”daki atmosferin devam edeceğini düşünüyor. Ama burada küçük de olsa bir hayal kırıklığı yaşanıyor. Çünkü bundan önceki iki öykünün etkisi o kadar büyük ki, bu etkiden kurtulmadan diğer öykülere geçmek mümkün olmuyor. Sefil, Vahit, Hadi, kargalar… Hepsi bir rüya ama öyle bir rüya ki yaşanan gerçekliklerden farksız. Çünkü rüyalara özgü o fantastik ögelerden çok azı var burada. Dolayısıyla “gerçek” ile “rüya”nın birbirini bütünlediği bir öykü olarak nitelendirilebilir “O kadın Fatma Girik Değil”.

“Çiçekler”de olaylara, durumlara, kişilere ne kadar öznel baktığımızın ironik bir anlatımı var. Çiçekçinin, öğrenci kızın ve öykünün kahramanlarından olan “yazar”ın, yaşamın koşuşturmacası  içinde “aynı şey”e ne kadar farklı  pencerelerden baktıkları, herkesin “kendine göre” bir yorum yapması, karanlıkta fili yoklamaktan farksız oluyor. Ve  algılamadaki çarpıklıklar basit bir durumda bile kendini göstermekten geri kalmıyor.

Yazarlık uğraşına dair önemli bilgiler/bilgilendirmeler…
“Başkasının Rüyaları”, diğer öyküleri açımlayan ipuçları, göndermeler içeriyor. Bu öykü aynı zamanda yazarın “yazarlık” uğraşısına dair önemli bilgiler/bilgilendirmeler de içeriyor. Bu öyküyü okurken “kurmaca” unutuluyor ve her şey gözümüzün önünde olup bitmiş gibi bir duyguya kapılıyor insan. “Gerçek” öyküler bunlar. “Fiyasko”daki Eran Kaptan burada da çıkıyor karşımıza. Ve o öykünün (Fiyasko) sonunun  okuduğumuz gibi olmadığı burada anlatılıyor.  Böylece ta ilk sayfalarından başlayan öykülerin tıpkı “iki resim arasındaki yedi fark” gibi, ilk bakışta farklılıklarını ele vermeyen, ancak daha dikkatli bakınca eksikliklerin görüldüğü, dolayısıyla tamamlandığı öyküler Cemil Kavukçu’nun öyküleri. Bir de Fiyasko öyküsünde, “motor stop” (s.57,68)etmese, motor dursa ya da durdurulsaydı, ne güzel olurdu!..

Öykü kişilerinin bir araya gelişi
“Düğün” öyküsüne kadar anlatılan kahramanların bu öyküde bir araya gelişine tanık olurken asıl “rüya”nın bu olduğu  anlaşılıyor. Çünkü yazar burada başkalarına ait rüyaları değil, bizatihi kendisinin rüyasını görüyor. Rüyasında, kitap boyunca anlattığı kişilerle birlikte ablasının düğünündedir ve onları o “Düğün”e davet eden de öykü kahramanı “yazar”dır. “Yazar”, öykü kişilerini birbirleriyle, ama daha önemlisi okurla tanıştırmaya başlıyor. Bu “birliktelik” ancak bir zamanda yolculukla gerçekleşmiş gibi. Çünkü herkes diğer öykülerde anlatıldığı yaşta ama yazar büyümüş, hatta “yazar” olmuş. Düğünde doğal olarak müzik de var. Bir yerde müzik susuyor ve öykü kişilerinden biri olan yazar  bütün masaların boş olduğunu görüyor. Doğrusu, diğer öyküler ne kadar “gerçek” izlenimi uyandırıyorsa Düğün öyküsü de o derece “düş” olduğu duygusunu veriyor okuyana.

Kitabın son öyküsü “Öykü Şöyle Başlıyor” aslında ilk öykü olan “Rüya” ile açılan parantezin kapanan kanadı.  “Öykü Şöyle Başlıyor”, kitabın tamamındaki “büyü”yü zedeleyen bir öykü oluyor. Bu öykünün “doku” olarak diğerleriyle uyuşmadığını söylemeliyim. Kavukçu, kitabın ilk sayfasından başlayarak akıp giden “ritm”i  burada kaçırmış ve son birkaç paragrafta bunu yeniden yakalamaya çalışmıştır. Yakalamıştır da, lakin bu belli oluyor. Kasiyer kız Hale’yi anlatan “öykü içindeki öykü” oldukça yavan duruyor. Keşke Kavukçu, Rüya ile açtığı parantezi hiç kapamasaydı ve Başkasının Rüyaları’na biraz da kendi rüyasını katabilseydi okur.

Başkasının Rüyaları, başkalarının rüyalarıdır; ama o rüyalardan en çok etkilenen yazarın kendisidir. Buradan şöyle bir noktaya da gelinebilir: İnsan yaşamının geride kalanları da zamanla bir rüyaya dönüşmüyor mu?.. Kim, o yaşananların gerçek olduğunu kanıtlayabilir ki!..
Cemil Kavukçu’nun öykülerini okurken, bir sinema salonunda, günler öncesinden beklediğiniz ve “harika” olduğunu düşündüğünüz bir filmi izler gibi oluyorsunuz. Kitabın kapağını kapatınca, beklediğinize değdiğini ve o sıcak koltuktan kalkmak istemediğinizi duyuyorsunuz. Ama film bitmiştir ve siz onun güzelliğiyle dolarak, kendinizi çoğalmış hissederek kalkıyorsunuz yerinden. İşte Başkasının Rüyaları okuyana bunları yaşatacak kadar güzel öyküler toplamı.
Bu kitap, bir kez daha gösterdi ki öykücülüğümüzde bir Cemil Kavukçu çizgisi var. Hiç kuşkusuz, bu çizgi her yeni ürünle biraz daha belirginleşip, biraz daha derinleşecek.



Cemil KAVUKÇU, Başkasının Rüyaları(öyküler), Can Yayınları, 2003