sahinyildirim.com
   kitaplar arasında


__________kimdir

_______eleştiriler

_______söyleşiler

______denemeler

________öyküler

_kitaplar arasında

_________yapıtlar

_________iletişim


                                                                                                                                                                                                                                                                       

 

 

            

                           

Faruk Duman’dan “Dil” Öyküleri; Keder Atlısı

Faruk Duman’ın her yeni kitabını okudukça dilde ne kadar hızlı bir gelişim gösterdiğine tanık oluyorum. Şaşırıyorum, seviniyorum da anadilim adına. Bir dilin ne kadar güzel olduğunu  o dilin kendisi mi ortaya koyar; yoksa o dilin yazarları mı? Dil ne kadar iyi olursa olsun, ancak bir yazarın kaleminde bunu gösterebilir. Faruk Duman Türkçe’nin sınırlarının ne geniş olduğunu göstermekle birlikte kendisinin de bunu bildiğini, bu genişlikten, derinlikten, dilimize özgü “tat”tan haberdar olduğunu ve bundan alabildiğine yararlandığını koyuyor ortaya Keder Atlısı’nda.

Keder Atlısı’nı okuyup da diline hayran olmamak elde değil. Demek yalnız dille de öykü yazılabiliyor; çünkü onun öykülerini okuduğunuzda aklınızda kurgu, olay, teknik, kişiler, zaman, yer gibi ayrıntılar yeterince kalmıyor; aklınızda bir dilin güzelliği… Faruk Duman’da dil donuk, bilinen kalıpları içinde, sert, katı değil; eğilen, bükülen, esnek bir şey. Bu özellikleridir öykülerinin her okuyanda farklı çağrışımlar yaratması. Elbet bu bir “ustalık”tır; yetkinliktir. O yetkinliğe ulaşmak için de uzun çabalar  harcamak gerekir; Faruk Duman sürekli bu çabanın içinde olduğunu gösteriyor. Dil, biçim ve anlatımın bir bütünlük içinde sunulması, yazarın yalnız dile değil, biçime de kafa yorduğunu gösteriyor.

İki Simge
On bir öyküden oluşan Keder Atlısı’nda  tüm öykülerin birbirini tamamladığı dikkati çekiyor. “Göz” öyküsünde, ki kitabın ilk öyküsü ve en güzel öykülerdendir, bir simge olarak kullanılan “göz”ün diğer öykülerde de gezindiğini duyuyorsunuz. Buna benzer, belki bundan daha belirgin olarak tüm öykülerde dolaşan bir şey daha var: at, keder atlısı… Tüm öyküleri(iki tanesini dışarıda tutmak gerekir, belirteceğim) dolaşan ve o öykülerde bir anlamda “keder”i dağıtan soyut, ama duyulan bir atlı var; Keder Atlısı… Kitapta Keder Atlısı diye bir öykü yok; Ormanda Kederle Kayıp diye bir öykü var; kitabın adı da buradan geliyor olsa gerek. Ama ne fark eder ki, siz kitap boyunca o atlıyı hep görüyorsunuz; kederini size da savuruyor zaten.

Masal Tadında Öyküler
Bir masal havası tutturma kaygısından mıdır, bilmiyorum, kimi sözcüklerin sık yinelenmesi anlatımı kırıcı durumlar olarak çıkmış ortaya. Sözgelimi; “Böylece beni bir sıkıntı bastı.” . “Çıkıp böylece babamın mezarına gittim.” (s.18) “Böylece çocuklar kendilerini ele vermişlerdi tabii.” , “Böylece bir bıyık halesinin süzülüşü.” (s.19) “Böylece yine derin bir uykuya dalmak istedin.” (s.24) “Böylece bunları düşünerek derin, kesintisiz, rüyasız bir uykuya daldım.” (s.25) Buna benzer bir kullanım da “o vakit” sözünde var. Faruk Duman bu sözü de sık kullanmış. “O vakit ışık çubukları da başını alıp giderdi.” , “Kar kendi aydınlığını getirirdi, evlerin çoğu da o vakit bir ateş topuna dönerdi.” “O vakit kar altında kalırdı her şey.” (s.70) “Sonra çıkış kapısını arardı bir zaman.” (s.76) “O ak duvağı aradım bir zaman, “ (s.77) Bunların bir kısmı gerekli olsa da, tamamının kullanım amacını düşünürken aklıma Bin Bir Gece Masalları geldi. Niçin? Çünkü, “Başından beri anlatı dediğimiz şeyin temelinde masalın bulunduğunu”* düşünüyor Duman. Elbet bir masal anlatır gibi anlatıyor öykülerini o. Böyle bir anlatımı yeğlemiş olması hem okumayı kolaylaştırıyor hem de okuru içine çekiyor Faruk Duman’ın öyküleri.

Gözden Kaçanlar
Gereksiz kullanılan sözcükler de var, sayısı az olsa da. “Uzandım sağ yanıma, uykum gelsin istedim, ama olmadı bu.” (s.19) “bu” sözcüğüne gerek var mıydı? “… bu artık acı vermiyordu. Bunu biliyordum.” (s.20) “bu” ve “bunu” sözcükleri aynı kökten geldiklerinden, iki kısa tümcede peş peşe kullanılmaları ritmik akışı bozmuş; hem “bunu” sözcüğü çok gerekliymiş gibi de durmuyor. 

Anlatım açısından gerekli olmayan tümceler gözden kaçmış olmalı. “Sonra gidip iştahlı yemekler pişiriyor, esanslar ayırt ediyordu kendine.” (s.92) Burada iştahlı sözcüğü yanlış kullanımından ötürü “esanslar”ın da bir sıfatıymış gibi duruyor; öyle olmadığını bildiğimiz halde. Ayrıca iştahlı yemekler denmez diye biliyorum. İştah açıcı ya da iştahla yenilen denilebilirdi.

“Atının üzerinde metal bir zırh vardı. Zırh kar süpürüyordu, zaten bacakları da görünmüyordu atın.” (s.93)Bu tümcelere bakıldığında, zaten bacakları da görünmüyordu atın, sözünün fazlalık olduğu görülebiliyor. Zırh atın üzerindedir ve kar’ı süpürmektedir; öyleyse atın, karnına kadar kara gömüldüğü açıktır, buradan hareketle ayakların görünmediğini söylemeye gerek yoktu.

Göz öyküsünde dikkati çeken bir şey daha var: Anlatıcı eskiden sevdiği Arzu’yu sorar arkadaşına, Arzu’nun şişmanladığını öğrenir ondan, daha başka şeylerle birlikte. Şöyle der anlatıcı o öğrendiği bilgilerden sonra: “İnanamadım; hepsi iyiydi, tamamdı, ama Arzu’yu şişman düşünemedim. Nasıl olurdu? Bir şey olmuş olmalıydı, bir hastalık geçirmişti belki; postaneye gitmeye karar verdim.” (s.25) Anlatıcının eskiden sevdiği birini görmek istemesini kendi içinde böyle bir gerekçeye dayandırması pek inandırıcı gelmiyor. Postaneye gitme dayanağı olarak onun şişmanlamasını kullanması oldukça zayıf bir gerekçe olarak duruyor. Nitekim iki sayfa sonra anlatıcının postaneye gittiğini, Arzu’yu gördüğünü ama şişmanlığından ya da dış görünüşünden hiç söz etmediğini okuyoruz. Demek ki, sözünü ettiğimiz gerekçe yazara da inandırıcı gelmemiş. Bu bir “gözden kaçma”dır tabii ki.

Dokuya Uymayan Öyküler
Keder Atlısı’ndaki öykülerin dokusuna uymayan, belki biraz da diğer öykülerden ayrıksı duran iki öykü var: Çok Önemli Bir Gün ve Sarmaşık.  Çok Önemli Bir Gün’ün kesinlikle bu kitapta yer almaması gerekirdi. Sarmaşık öyküsünün diğer öykülerin yanında uyumsuz durmasının nedeni sanırım daha çok dış mekanda geçmesinden kaynaklanıyor. Elma öyküsündeki gibi, sarmaşık da iç mekandan (evden) bakılan ve o iç mekana bitişik duran bir simge gibi düşünülüp anlatılsaydı çok daha iyi olurdu. Sarmaşık dış ortamda ve iç mekanlarla bağımsız durduğu için soğuk bir görünüm alıyor.

‘Anlatılabilemez’ Öyküler
Şunu söylemek gerekir ki, Faruk Duman öyle bir dil kullanıyor ki, siz o öyküleri okuduğunuzda tüm bu “sırıtan” ögeleri görmüyorsunuz bile. Çünkü onun kaygısı dili ön plana çıkarmak. Okurken bu kaygı fark edilmiyor; sadece bir dil ustasıyla karşı karşıya olduğunuzu düşünüyorsunuz. Nereden geliyor bu dildeki yetkinlik? Ona göre, “… bu Türkçenin mahareti”dir.** Ama, her “yazarım” diyenin bunu gösteremeyişine bakıp, “bu mahareti” biraz da Faruk Duman’da aramak gerekmez mi?

Şu da bir yöntemdir Faruk Duman’ın öykülerindeki dilin Türkçenin doruğuna ulaşan bir dil olduğunu anlamak için: Onun öykülerini okuyup bir başkasına anlatınız. Göreceksiniz, siz o öyküleri anlatamayacaksınız, illa da anlatmak istediğinizde kendi sözcüklerinizle, kendi tümcelerinizle anlatmaya kalkışacaksınız. Çünkü çok ustaca kullanılan bir dili çevirmek bir yana onu anlatabilmek bile o kertede ustalık ister. Yani, Faruk Duman’ın öyküleri biraz da “anlatılabilemez” öykülerdir dilinden ötürü.

“Ben ancak benim kalemimden okunursa tadına varılacak öyküler yazmak isterim.” *** diyor yazar. Gerçekten de o yazdığı için tadına varıla varıla okunacak öyküler çıkmış Keder Atlısı’nda.
Faruk Duman için şunu söyleyebilirim: İçe dönük, kişi sayısı az öykülerde daha etkileyici öyküler yazıyor, hem dili hem de atmosferi bakımından. Bunlara zaman olarak “gece”yi, yer bakımından da “iç mekan”ları eklediğinde, öykülerinde sıcak, buğulu, içe işleyen bir hava yakaladığı kesin.

* Faruk Duman’la Söyleşi, Hasan Özkılıç, Agora dergisi,sayı 39,Eylül-Ekim 2004
** aynı söyleşiden
***aynı söyleşiden


Faruk Duman, Keder Atlısı, Can Yayınları.