sahinyildirim.com
   kitaplar arasında


__________kimdir

_______eleştiriler

_______söyleşiler

______denemeler

________öyküler

_kitaplar arasında

_________yapıtlar

_________iletişim


                                                                                                                                                                                                                                                                       

 

 

            

                           

Faruk Duman’dan Çoklu Göndermeler Romanı
Kırk

Faruk Duman’ı iyi bir öykücü, usta bir dil işçisi olarak bilir her okur. Ben de öyle bilirim, dili kullanmadaki becerisi hayranlık uyandıracak derecede. Kıskançlık da tabii. Özellikle Keder Atlısı (2004) Türkçenin inceliklerini göstermesi, bir dilin istenirse nasıl güzel ve etkili kullanılabileceğinin kanıtlanması açısından önemli bir örnektir. Bu arada Pîrî romanı geldi (2003) Av Dönüşleri’ndeki(1999)güzelliği orada da aradım; ama üzülerek söylemeliyim, kendi adıma, aradığımı onda bulamamıştım. Şimdi Kırk’la yeniden roman da yazabileceğini, iyi bir öykücünün iyi bir romancı da olabileceğini gösteriyor Duman. Bana kalırsa, iyi bir romancı da olacaktır. Belki, kimileri bu kitapla iyi bir romancı olduğunu düşünecektir Duman’ın, ama ben biraz daha karamsar bakıp, yazma edimindeki ustalığın yine yazmayla elde edilebileceğini düşündüğümden, belki daha bir süre beklemek gerektiğini söyleyeceğim. Peki o zaman bu roman nasıl bir roman?

Kırk, 2006 yılında okuduğum iyi romanlar arasında. Okuyup da bitirdiğim de iyi ki okumuşum dediğim yapıtlardan. Sadece dilindeki, anlatımındaki tutumuyla bile beni tatmin etmeye yetmiş bir romandır Kırk. Faruk Duman’ın yapıtlarındaki bu dilin lezzetini tatmayanları eksik sayarım kendimce.

Sıradan Okur Zorlanabilir
Kurguda sıradan okurun kimi kopukluk duygusu yaşayacağı kesin, çünkü geçişler, sıçrayışlar, bağlantılar iç içe geçmiş birer halka gibi durduğundan kopukluk duygusu, anlamakta güçlük çekme mutlaka yaşanacaktır. “… okuyucu şu zayıf, dağınık anlatımımı bağışlasın; yeri geldiği için, aynanın kayıplara karıştığı günü anlatacağım şimdi…” (s.69) sözü, aslında gerçeği ifade etmektedir. ‘Zayıflık’ sözü bir alçakgönüllülük ifadesi olarak alınmalı; fakat anlatımdaki bu, yeri geldikçe keserek yapılan geçişler sıradan okur için dikkatin dağılmasına, metinden uzaklaşılmasına neden olacaktır.

Ama romanın hem dilinin hem de anlatımının tadına varmak, bu arada kopukluk düşüncesini yenmek için ikinci kez okumaya elverişli olduğunu, hacim ve sürükleyicilik bakımından, söyleyebilirim. Yüz on sayfa civarındaki bir romanı bir günde iki kez okumak çok zor olmasa gerek.

Kırk Bir Masal Gibi
Kırk, bir masal gibi başlıyor. Zamanın birinde, demiyor da; “Vaktiyle Demir nam birini tanımıştım” (s.11) diyor. Sonra bu masalsı anlatım sürüyor: “Sonra kırbaç havada öyle bir dönmüş, karanlığın içine öyle bir uzanmış ki, ne sen sor ne de ben anlatayım.” (s13) “Okul müdürünün kapısı bir puhu kuşu gibi öterdi. Matematik öğretmenininki ise bir fil. Çocuklar gece yarıları yerlerinde duramaz, kalkıp filin burnuna dokunarak kayıplara karışırlardı.” (s21) “Irmaktı, gümüş ışıltılar içinde akıyordu. Sisliydi karşı taraf. Ötüşler birbirine karışıyor, balıklar sıçrayıp dalıyordu. Dalınca, ben yüzeceğim biraz, suyun güzelliğine bak, demişti babam. Soyunup ırmağa girmiş, yüzerek karşıya geçmişti. Sisin içinde kaybolup giden babamı bir daha görmedim.”(s.38) “Lügâtın bir ön ve bir arka kapağı varmış ama, bu iki kapağın arasında kaç sayfa bulunduğunu Zahit’in kendisi de bilmiyormuş. Çevirdikçe çoğalıyormuş sayfalar. Böylece konu ne olursa olsun, adam bu kitapta aradığını mutlaka buluyormuş.”(s.49) “Üstelik bu sırada dudağının kenarına öyle nefret dolu bir gülümseme yerleştirmiş ki, ne siz sorun ne de ben anlatayım.” (s.50) “Girdikleri bu şehir öyle bir hükümdarın şehriymiş ki, ne ben anlatayım, ne de siz sorun” (s.56) Romanına masalsı bir hava katmak için, masallara özgü bu deyişleri kendine özgüleyerek kullanmanın yanı sıra, içine düşsel öğeler de serpiştirilmiş, kimi sözcükleri de özellikle kullanmış: kesif, peyda, fevkalade gibi; böylece anlatımda masal atmosferini daha kolay yakalamış Duman. Özellikle, “Raporlar ülkesiymiş…” (s.61) diye başlayan bölümü okuyunca bu kanı daha da güçleniyor. Ama bu bir masal mı? Hayır, Kırk bir masal değil, fakat modern, masalsı bir roman. Masallardan, Binbir Gece Masalları’ndan yararlanmış, sonra kendine özgü bir roman çıkarmış Faruk Duman. Yani gelenekten yararlanıp moderni oluşturmuş da denilebilir. Buna şöyle de bakmak olası: Kırk tek başına ne bir masaldır, ne de tek başına bir roman; ikisinin karışımından oluşmuş bir Faruk Duman romanıdır.

Yazarların, romanla öyküde bize sundukları tat arasında fark vardır, diye düşünüyorum; tıpkı romanla öykü arasındaki fark gibi. Faruk Duman’ın Kırk ile Pîrî romanının önüne geçtiğini rahatlıkla söyleyebilirim; ama Keder Atlısı’nı geçip geçmediğine bakmak için sıradaki öykü kitabını beklemek gerekecek.

Dil ile Varlık Olmak
“Geçiş” bölümü, aslında okuru asıl hikâyeye hazırlayan bir ön metin gibi duruyor. Sonra iç içe geçmiş farklı hikâyelerden oluşan asıl metne geçiliyor.

Anlatıcı Hüzün Hizmetçisi diye nitelendirilen, generalin hizmetçisi Hasan efendidir. Hizmetçi, “beyefendinin (generalin) salondaki büyük beyaz koltuğuna oturarak olup bitenleri düşünmeye” başlar.(s.17) Böylece bir bilinç, “kendi uzak içine” bir hafıza yolculuğu başlar hizmetçi için. O, hafızasını tazelerken, okur da onun düşündükleriyle, hayal ettikleriyle, anlattıklarıyla yetinerek romanı okumuş oluyor.

Süleyman peygamberin kuşlarla konuşması ‘mucizesi’ anlatılırken anlatıcının kendi yorumlarının da buna katıldığını görüyoruz. Bu hikâyenin anlatılmasındaki amaç, varlık olmanın dil ile olacağı düşüncesinin vurgulanmaya çalışılmasıdır. Kuşlar, varlıklarını dilleriyle ortaya koymaya çalışıyorlar ama bunu anlayan biri olmazsa varlık olmanın, dil aracılığıyla varlığını ortaya koymanın da bir anlamı olmayacaktır. Roman içinde, asıl düşünceyi örnekleyen bir ‘joker’ bölüm gibi duruyor Süleyman peygamberin kuşlarla konuşması, ayrıca bunu bilmeyenler için de ilginç olacağı kesin. Sonra, hikâyenin bir yerinde hükümdarın sopası yılana dönüşür; bununla da Musa peygamberin asasına bir gönderme var.

Anlatıcı da, nasıl ki kuşlar kendilerini dilleriyle var edebiliyorlarsa, kendini böyle var edeceğine inanır. Önceleri “bir varlık olmaklığın tadını bilmiyordum henüz. Kalabalığın içinde arada bir kıpırdıyor, başımı sağa sola çevirerek olup bitenleri izliyordum. Ama varlığımı kanıtlayacak sözlerden ya da hareketlerden mahrum olduğum için, arkadaşlarımın gözüne çarpmıyordu bu kıpırtılar.” (s.21) “Aslında vücudumuz, dilimizin kanıtıdır. Böylelikle, kanıtladığı şeyi kendi içinde tutar. Bu yüzden bir başka dil ile, örneğin kuşların dili ile karşılaştırıldığında önce vücudumuz ayağa kalkar.” diyerek savını güçlendirmeye çalışır.(s.47) Çünkü vücut, dilin evidir.

Romanın En İlginç Karakteri
Romanın en ilgi çekici karakteri generaldir tabii. General, “başını çektiği” bir askeri darbe yapmış, eşini kaybetmiş,  bir sahil kasabasındaki evinde iki hizmetçisi, Albay adında bir papağanı ile yaşamaktadır. Resimle uğraşmaktadır ayrıca. Bir zaman, ordulara komuta eden, ülke yöneten bir generalin yalnızlığı, hayatının boşluğu, hayatında açtığı boşlukların çokluğu ince çizgiler halinde verilmiş romanda. Arkadaşlarından, aile dostlarından, sevenlerinden söz edilmemesi, kendini resim yapmaya adaması, generalin yalnızlığını imlemektedir. Yaptığı resimleri bir ‘sanat eseri’ olarak yorumlayan “ebleh”ler de vardır. Kimdir bu general, diye sorduğumuzdaysa, “netekim” aklımıza bir isim geliyor, ama o da okurun kendisine kalsın

Anlatımın ve Dilin Gücü
Faruk Duman, hemen her sayfada okuru alıp götüren anlatımlarla mest etmeyi de biliyor. Onun anlatımındaki güzellik insanda okuma isteğini güçlendiriyor. “Gazete parçası terimle yumuşamıştı; onu rüzgârın iri böğrüne tutarak kuruttum, sonra yerimde yorgun bir yılan gibi kıvrılarak, yüzükoyun, toprağa serdiğim fotoğrafa bakmaya başladım.” (s.32) “Sonra onu gözüme yaklaştırdım, yaklaştırdım. Gözlerim yumuşadı, sonunda uysal, kocaman bir tarlaya benzeyince kadını içine aldı. Bundan sonra ben kadınımın sırtını cebimde değil de, gözlerimde taşıdım.” (s.33) “Tesbih televizyonun üzerinde kayıp bir zaman parçası gibi durur, sonra kendi darmadağınık püskülünü izleyerek. Kaybetmiş bir yılan, bir avuç çakıl taşı. Sonunda yuvarlanarak halıya düşerdi. Ben de gözlerimin önünde hayvansız bir koru. Çok geçmeden dalıp giderdim.” (s.35) “Ama bu ayak, ucuna kalem topuklu bir ayakkabı asılı olduğu için, bir gaga gibi uzanırdı sokağa. Sanki sokak buğday taneleri ile dolu.”(s.96)

Bir Durum Romanı

Kırk, bir durum romanıdır bence. Çünkü asıl anlatılan general değil, hizmetçinin iç yolculuğudur; bu yolculuktan kendine çıkardığı derslerdir. Çünkü bu yolculuk dil ile varlığını anlatmaya, varlık olduğunu bu yolla kavramaya çalışan bir yolculuktur.

Kırk; yazara, okura, peygamberlere ve onların mucizelerine, darbecilere, sanatseverlere, okurdan tutun da harflerin bir araya gelerek sözcüklere, oradan cümlelere dönüşerek anlamlarıyla beynimizi ovmasına kadar bir yığın duruma, nesneye, olguya, kişiye, üretime, üretilene, sanat adına yapılan etkinliklere göndermelerle dolu. Adının Kırk olması da bundandır. Elbet herkes kendine düşen payı(dersi) alacaktır buradan; general de, hizmetçi de yazar da; ama öyle zannediyorum ki en büyük dersi okur alacaktır, bu ders bir dil dersi olacaktır kuşkusuz.

Faruk Duman, Kırk (roman), Can Yay., 2006, 111 sayfa.