sahinyildirim.com
   kitaplar arasında


__________kimdir

_______eleştiriler

_______söyleşiler

______denemeler

________öyküler

_kitaplar arasında

_________yapıtlar

_________iletişim


                                                                                                                                                                                                                                                                       

 

 

            

                           

Bir Yazı Ustası Feridun Andaç’tan Küllenen Her Şey

“Dokundum yeşile. Top top duran üzümlere… Koparmaya kıyamadım. Tadını anımsadım dudaklarının… Dilimle damağım arasında tuttum o tadı. Mayhoştu! Dil dile kalmıştık frenk üzümlerini dudaklarımızın arasında ezerek… O ilk sabah, ‘abla’ dediğimde; azarlarcasına susturmuştu beni. “Adımla çağır,’ demişti. Bahçenin en saklı köşesinde, bedeninin keşfine doğru yolculuğa çıktığımda, şaşkındım, ürkektim… O öğreten, ben öğrenendim. “Onlar öyle sevilmez, hiç anne sütü emmemişsin galiba! Vay başıma!’ sözünü unutamam. Kıpkırmızı kesilmiştim. Sevişen bir yılanın gözleri gibiydi gözlerim. Dokunmayı öğrenmiştim ondan, bir de sevmenin dilini. Dilbendim olmuştu sonraları, ‘Aşk yemişi’ dediği frenk üzümlerinin tadını bir ömür boyu aradım.” Frenk Üzümleri adlı öyküsünden alıntıladığım bu yazının sonunda şöyle bir not vardı: Yazarın üzerinden çalıştığı yeni öykü kitabından bir bölüm.*

Doğrusu, yazı ustası Feridun Andaç’tan, lezzeti hala aklımda olan bu öykünün kitaplaşmış biçimini beklerken o yine bir başka deneme kitabıyla çıkageldi: Küllenen Her Şey

“Kendine Özgü” Denemeler
Küllenen Her Şey bir deneme kitabı olmasına karşın bilinen deneme kitaplarının, deneme kalıplarının dışında, yine yazarına özgü bir denemeler kitabı. Yazılar kimi zaman eleştiri, inceleme, bazen de anı, öykü havası taşımakta. Sözgelimi, Kemal Bilbaşar’la ilgili yazısı(s.15) karşılaştırmalı bir inceleme özelliği gösterirken; bir yazarın söyleşisi hakkındaki sözleri(s.18) eleştiri ağırlığı taşımakta. Ya da orta okul yıllarına uzanan okuma eylemleri birer anı gibi; bunları anlatırken öyküleme tekniğinden bolca yararlandığını da belirtmeliyim. Dolayısıyla Andaç’ın denemeleri o klasik deneme türünün ‘kendine özgü’lenmiş biçimi diyebilirim. Ayrıca kitabın sonunda kendisiyle yapılmış bir radyo söyleşisi de yer almakta; bu da yazarın denemelere girmeyen farklı bir yönünün imlemekte.

Andaç, bu deneme kitabında bir bellek yolculuğuna çıkıyor, bu bellek yolculuğunda karşılaştıklarıyla yüzleşmeye çalışıyor. Ama “yüzleşme hep acı vermez, sağıntı getirmez. Bir dostunuza yüzünüzü döndüğünüzde size taşıyacaklarının ışıltısını verir bazen. Bize her dem eşlik eden de başka ne olabilir ki!” (s.14)

Feridun Andaç üretken yazarlarımızdan. Onu üretken kılan ve erken yaşlarda başlayan okuma tutkusunun yanında “bilinçli” gezmeleri, gözlemleri, tuttuğu notlar, hafızasına kazıdığı sözler ve görüntüler bir bir geçiyor bu kitapta. Bunları ‘gıpta’ ile okurken, yazar olabilmek için ne çok ve nasıl çaba harcamak gerektiğini de görüyorsunuz. O, özellikle anı ve özyaşamöyküleri konuşunda yazmak eyleminin öğretilebilirliğine inanıyor. “Bu türden yazı çabasına soyunan insanların belirli bir öğrenme sürecinden geçmesi gerekmektedir.” (s.126) Bu anlamda “yazma eylemi”nde usta-çırak ilişkisini önemsiyor, buna da yürekten inanıyor.

Andaç Yazısının Özelliği
Feridun Andaç’ın her yazısında dikkati çeken “içtenlik” burada da hemen gösteriyor kendini. Ben onun yazılarında hep bir yüreğin atışlarını hissederim, belki de bu yüzdendir satırlarının sıcaklığı, kavrayıcılığı, sarmalayıcılığı, en önemlisi de inandırıcılığı…

Yazdıklarının bir başka özelliği de  başkasına kolay kolay aktarılamaması. Öyküleri de öyle; onun yazdıklarını özetlemeye, aktarmaya kalktığınızda başka bir dil kullanmak zorunda kalıyorsunuz. Çünkü kullandığı dil, “kendine özgü”lüğünü çabucak belli ediyor. Dilin önemini sık sık vurgulaması da bundan olsa gerek: “Bizlerin kimi zaman sığınağı, kimi kez de bayrağı dil…” (s.12) Feridun Andaç bu dili kendine sığınak etmiş, o sığınağında bayrağını sürekli dalgalandırmayı  ‘meziyet’ saymış bir entelektüel değerdir yazınımız için. Onun dile özenini sadece bu kitabıyla sınırlayamayız. Herhangi bir öyküsünde bile kolayca görülür bu: “Keklikler sekti, kardelenler soldu, karlar çözüldü. Turaçlar buğuladı havayı. Esti, savurdu rüzgâr. Palandöken alacalığını giyindi. Yer gök renk ağışmasına döndü. Durdu dil, asileşti söz.” (Gönlümün Yitik Yurdunda, Can Yay., s.12)

Bugün, dilimizin artık kurtarılmaya ve korunmaya gereksinimi olduğu herkesçe bilinmektedir. Fakat bu bilinçten çoğunluğumuz yoksunuz. “Bir dili kurtarmak, tarihin ve bilincin aydınlığına doğru yürümekle gerçekleşebilir ancak. Karşınıza çıkan engeller vuruşarak yol alma duygunuzu nasıl öldürebilir ki! Ayağınızın altındaki toprağın dil ve duygu dünyanızın biçimleyici öğesi olduğunun farkında değilseniz eğer, ne o türden yolculuğunuza çıkar, ne de vuruşmayı göze alabilirsiniz.” (Celile’de Kuşlar Ölüyor, Can Yay., s.113)

Ortam Kirleniyor, Yazar Ne Yapıyor?..
Son zamanlarda gittikçe çoğalan, derinlikten yoksun söyleşilere, yazılara her bilinçli okur gibi ben de kızıyorum. Kitaplarıyla kendimize bir dünya kurduğumuz kimi yazarlarımızın bu tür söyleşilerle karşımıza çıkması, kurduğumuz dünyayı yıkmanın ötesinde, yazın ortamının sığlaşmasına “katkı”dan başka bir şey değil. Ama sanırım bundan yine okurlardan çok o yazarların kendileri zarar göreceklerdir, çünkü çıtayı düşüren onlardır; ‘o vakit’ geldiğinde şikayet değil, konuşma hakları da olmayacaktır üstelik.

Andaç bunlara dikkat çekerek, “Bunca kirlenme, yozlaşmanın edebiyat ortamımızı bir salgın gibi kaplaması artık incitmiyor beni! Çünkü orada görülen, sunulan; ‘değer’ diye öne çıkarılanlar ‘geleceğin yazısı’nı kuracak düzeyde değillerdir.” demektedir.(s.18) Feridun Andaç çok haklı, ‘geleceğin yazısı’nı elbet onlar kurmayacaktır. Ama onlara dur deme cesaretini göstermezsek, onların bu alelade sözlerine her fırsatta karşı çıkmazsak, kurulacak olan ‘geleceğin yazısı’nı da geciktirmiş, bunu sekteye uğratmış olmaz mıyız? Bu halde, geleceğin yazısın kuracak olanların seslerini yükseltmeleri gerekmez mi? Bana kalırsa, sevgili Feridun Andaç tam bu noktada bir de çağrı yapmalıydı,  tüm bu yazın ve dil  ortamını bilerek/bilmeyerek  kirleten eylemlere karşı çıkılması konusunda  en azından dergilere,  gazetelere ve kendi gibi aydın yazarlara bu çağrıyı çok görmemeliydi; bunu o güzelim yazıların bir eksikliği olarak görmekten kendimi alamadım.

Bir dergide, bir yazarla yapılan söyleşiden yola çıkarak dile getiriyor kirlenmeyi.(Derginin ve yazarın adı kitapta verilmiş, ben burada söylemeyi gerekli bulmuyorum) Söz konusu söyleşi için, “yüksek perdeden konuşan birinin ‘roman’ diye yazdıklarını piyasada ‘çok satar’ olmasının getirdiği bir cesaret örneği” olarak yorumluyor. Hatta, “öyle anlaşılıyor ki(……..) kardeşimiz okumadan/bilmeden, cahil cesaretiyle konuşuyor” (s.19) demekteyse de, bunlar yine yumuşak kalıyor; çünkü, amacının “bir tartışma/polemik yaratmak” olmadığını belirtiyor. Bence bir tartışma yaratmalıydı, bunu böyle söylemeliydi en azından. Sapla samanın karıştığı ortamlar nezaket kaldırmaz. Tabii ki yazın ortamının değer erozyonuna uğramasında yayınevlerinin de payı büyük. “Yayınlanan ürünlere baktığınızda ince eleyip sık dokunmadığı kanısına varıyorsunuz. Ardından; kitap satılmıyor, okunmuyor yinelemeleri, pek faydası olmayan yakınmalar…” (Edebiyatımızın Yol Haritası, Can Yay., s.12) Öyleyse, “Bunları yayımlayarak ‘yayıncılık hüneri’ diye bize sunanların da her gün aynaya bakması, yaptıklarının ne işe yaradığını kendilerine sorması gerekmektedir…”(KHŞ, s.12)

Yazı… Yüzleşmenin Bir biçimi
Feridun Andaç, küllenmeye aşladığına inandığı ‘şey’leri yeniden körükleyip, kendi çıkardığı alevle yüzleşiyor Küllenen Her Şey’de. Tüm yüzleşmelerde olduğu gibi bu da “biraz sonra” oluyor. Neden mi? Çünkü, “Sözle yazının insan ömründeki belirleyiciliğini anlamak için ne denli erken yola çıksak; kâğıdı kalemi kuşanarak hayatın sırrını edinebileceğimiz edebiyatla yüzleşmek hep sonradan gelmiştir” de ondan. ( Söz Uçar Yazı Kalır, Can Yay., s.12)

Küllenen Her Şey’de Andaç, kendisi için dünyanın hiçbir güzelliğine değiştirilmeyecek okuma anlarının tadını, yine aynı tadı vermeye çalışarak “sevgili okur”una da tattırmak istiyor; bunu başarıyor mu? Yeterince.

Bu okuma anlarının üzerinde sık durmasının nedeni nedir, diye sorduğunuzda, aldığınız yanıt şu oluyor: “Elim, yüreğim, gözüm gönlüm hep o iyi an’lara, güzel kitaplara, has yazarlara gidiyor. İşte bunun içindir, getirip getirip bunları sizlerle paylaşmak istiyorum sevgili okurum… Elimizin sıcaklığını birbirimize ulaştırmak, bakışımızın ışıltısını gözden göze geçirmek…”(s.22)

Hayatı Anlamanın/Anlatmanın Yolu
Yeryüzünün her an, durmaksızın kanadığı bir çağda, sözünü ettiği kitapları/yazarları masamıza düşmüş bir umut ışığı olarak görüyor. Bunun içindir ki karamsarlığını sezdiriyor, umudunu yitirmiyor; böyle yazıyor, böyle okuyor. Yazmak ve okumak tutkusunu da bu çerçevede yorumluyor: “Yazmak duygusu, okumak duygusuyla gelişen, birbirinin labirentlerinde gezinerek oluşan bir girişimdir aslında. Bunu uğraş edinme biçimi/yordamı için yol gösterici hayatların deneyimlerine yüzümüzü dönmemiz zenginleştirici bir çaba. Daha da ötesi, yazıyı ve hayatı yeniden kurmanın en önemli yolu.” (s.59) Bazen “sanrılı bir yolculuk” da olabiliyor yazmak. (s.66) Buradan hareketle, yazarı yazmaya iten gerekçe ne ise, okuru okumaya iten gerekçenin de aynı olması gerektiği, ancak o zaman “metnin içinde saklı olanı çözme(nin), hayatın saklı yüzünü anlatma”nın mümkün olabileceği üzerinde duruyor.

Aidiyete, ulusallığa, yurtseverlik duygusuna, gezme-görme bilincine ayrı ve özel bir önem veren Andaç için söyleyeceklerimizi yine onun satırlarıyla(s.85)bitirelim: “Edebiyat haritasında yolculuğa çıktığımızda yurt kitaplığımızın ne denli zengin olduğunu gözleriz. Tanımak, anlamak, öğrenmek adına böylesi bir birikime yüzümüzü dönmemiz kaçınılmaz gibi geliyor bana.”

                                                 Feridun Andaç, Küllenen Her Şey, -deneme- Can Yay., 2005


*Agora, Sanat Kültür Edebiyat dergisi, sayı:37, Mayıs-Haziran 2004

Cumhuriyet Kitap, 21.07.2005